Demir Leydi öldü, Pamuk Leydi oldu

Thatcherizmde her elementten bolca bulunurdu ama en az bulunan demokrasiydi.

Kulaklarıma inanamıyorum, arkasından neler söylenmiyor ki. Obama, “Dünyanın özgürlük şampiyonlarından biri” bile dedi. Son halefi Cameron ise: “İngiltere’nin çehresini değiştiren büyük lider.”

Merkel’e göre Avrupa’yı derinden etkileyen muhteşem kadındı. Gorbaçov’a göre ‘Soğuk Savaş’ı o bitirdi. Güney Afrikalı siyahilerin gözünde, Mandela’nın idamını önleyen sağduyunun sesi.

BM nezdinde unutulmayacak bir barış efsanesiydi. Savaşıp Arjantin’den geri aldığı Falkland Adaları’nda, ebediyen hayırla yâd edilecek. Aynı zamanda o, Prag’ın bahar görmüş Vaclav Klaus’unun gönlünde yatan bir demokrasi kahramanı. Hayattayken böyle demiyorlardı ama.
Çok değil, daha bir yıl önce, Thatcher’lı yılları anlatan bir film oynadı sinemalarda. Demir Leydi’ydi adı. Çocuk azarlar gibi önüne geleni azarlayan, dediği dedik çaldığı düdük, aksi, ceberut, bencil, kudret helvası olsa çekilmez, o derece haşin ve suratsız, yine de kendine hayran, burnu havalarda, kimseyi takmayan, bu yüzden de altındaki halının çekildiğini bile fark edemeyen, ayağı bir anda kayan ve daha neye uğradığını anlamadan yere kapaklanan feleği şaşmış bir lider portresiydi çizdikleri.

Manav kızlığıyla başlayıp güç zehirlenmesinden sonra hüsranla biten bir siyasi kariyerin başkahramanı. Söz dinleyen, naif ve heveskâr bir kadının muhteris bir siyasi canavara dönüşme öyküsüydü izlediğimiz.

Margaret Thatcher’ın zıvanadan çıkıp Demir Leydi’liğe terfi ettiği ahir dönemi, istibdat ve zorbalık devri olarak tasvir ediliyordu. Tehditkâr ve şantajcı görünen sendika ağalarının sindirildiği, aykırı seslerin bastırıldığı, en ufak bir eleştiriye dahi tahammül edemeyen, medyaya karşı sert, muhalefete karşı acımasız bir devr-i iktidar.

Thatcherizmde her elementten bolca bulunurdu ama en az bulunan demokrasiydi.

Demir Leydi’ydi o, yüzüne karşı konuşamayanlar arkasından homurdanırken bile korkardı. 80’lerin İngilteresi’ni, hatta Avrupası’nı kasıp kavuran dişi Frankeştayn. Bir gezideyken alaşağı edildi.

Birinden biri yanlış ancak hangisi: Ya Meryl Streep’in canlandırdığı o Thatcher, bu Thatcher değildi ya da Thatcher yaşarken bir Demir Leydi’ydi, ölünce Pamuk Leydi oldu.

Yarım Deki’ler de çıktı



Emek Sineması’nı koruyalım derken sinemamızın emektar bir yazarından olmayalım demiştim. Korktuğum başımıza geldi. Atilla Dorsay’ı kaybettik.

Giden binanın yerine aynısı konur da giden ustanın yeri nasıl doldurulacak? “Kıyma kendine üstat” demiştim, kıydı. Atilla Dorsay, protesto için maalesef Sabah’taki köşesini bıraktı.

Tartışılır ama diyelim ki yapılan bir yıkımdır. Başka katta da olsa, tarihi sinemanın o binada aslına uygun biçimde korunacağı taahhüdü var mı var.

Fakat daha okuduğu cümlenin tamamını havsalasında muhafaza edemeyenler, buna da mırın kırın ediyor.

“Yıkılan binanın yerine yenisi, hatta belki aslına uygun çok daha iyisi yapılır ama kıyılan bir ustanın yerine aynısı kolay yetişmiyor” diye yazmıştım ya! Sosyal medyada bu cümlenin sadece ilk yarısı dolaştırılıyor.

Ben “Atilla Dorsay’ı koruyalım” demiştim, “Emek Sineması’nı korumayalım” değil. Anlamaktan mı acizler, hayır. Tam kalmadı da, size bugün yarım Bay Deki versek olmaz mı?