Demokrasi ve ramazanla imtihanımız

Muhatap sandalyesine en başta kendimi oturtup soruyorum: Bu kafayla nereye kadar?

Madem geldi istismar ayları, iftar sofralarında bile ikilik çıktı...
Madem demokrasiyi de ramazanı da paylaşamıyoruz...
Ve madem aramızda kimin daha çok Müslüman, kimin daha çok demokrat olduğu konusunda keskin bir ihtilaf baş gösterdi.
Öyleyse bazı şeyleri dile getirmenin zamanıdır.
Ahlak, ahlaklı olmak içindir mesela, ahlakçılık yapmak için değil. (Bakınız; kendilerine ‘Anti-kapitalist Müslüman’ diyen arkadaşların geliştirdiği ‘protest İslam’ tavrı.)
Din, kendi nefsinde yaşamak içindir, başka yaşamlara dayatmak için değil. (Bakınız; Diyanet siyaseti altında belli bir din yorumunun din yerine ikame edilmesi ve herkesi bağlayıcı kılınması.)
Buraya kadarı tamamdır ama gerisini de getirmezsek nakıs kalır.
Gerisi şu: Dayatmalara karşı çıkmak da herkese demokrasi ve özgürlük istemek içindir.
Yoksa ‘dayatmalara karşı çıkma’yı başkalarına zorla dayatmak ya da karşı fikirler üzerinde faşizan baskı kurmak için değil. (Bakınız; en son Zerrin Özer ve Şafak Sezer örneklerinde gördüğümüz, AK Parti’ye meyil veren sanatçıların maruz kaldığı linç tavrı.)
Vaziyet ortada.
Demek ki biz, dini ve demokratik değerleri iktidar kavgamız için kullanıyoruz.
Derdimiz gerçekten dindarlık veya demokratlık olsa önce kendi nefsimizde iyi bir sınav verip vermediğimize bakardık çünkü.
Fakat bizim gözümüz devamlı başkalarının sınav kâğıdında. Kendimizinkiyle alakadar olduğumuz yok. Olan da nadirattan.
Karşımızdakilerin bize doğru gelen şıkları mı, yanlış gelenleri mi işaretledikleriyle ilgiliyiz.
Bizim için değil bu sınavlar, hepsi başkalarını sınamak için.
Din, iman, ahlak, demokrasi ve özgürlükçülükten hep ötekiler sınanacak.
Ve şu kör talihe bakın ki biz, tüm bu sınavlarda değişmeyen hakikat komiseriyiz.
İşimiz not vermek, insanları kendi doğru davranış kodlarımıza göre yargılamak.
Bakalım doğruyu bilecekler mi, bilemeyecekler mi?
Doğru, bizim tekelimizde malum. Mıntıkamızdaki yegâne temsilcisi, tek yetkili distribütörü biziz.
Kaderin omuzlarımıza yüklediği bu görevden nasıl kaçalım hem sonra!
Bakıyorsunuz iftarda yer sofrası kurulmuş, oradan masada oturana dil uzatılıyor.
Orucunu çadırda bozan, yerdekine selam edip saydırıyor.
Her ikisi de oruçlu ağızla 5 yıldızlı sofranın başındakine sarkıyor.
Mübarek ramazan günü beddua, Fatiha’lardan Yasin’lerden bile revaçta, okuyan okuyana.
Sınıf çatışmasının aracı yapılmış kitap. Ayet mi okunuyor, slogan mı belirsiz.
Siyasal ve sınıfsal bir mücadelenin militanlığı, Müslümanlık sanılmış. Protest Müslümanlık!
Dava zahiren İslam davası ama şeytan diye taşlanan, diğer sosyal tabakaya mensup Müslümanlar.
‘Sevgi, barış ve kardeşlik dini’ değil miydi İslam?
Dindarlıkta yarış var ancak sevgi, barış ve kardeşlik hak getire!
Demokrasiyi paylaşamıyoruz, lakin özgürlükçülük ne arar!
Muhatap sandalyesine en başta kendimi oturtup soruyorum: Bu kafayla nereye kadar?