Dengir bey boşluğu

Hazır, Meclis tatil etmişken...

Hazır,
Meclis tatil etmişken...
Gelin, devre arasında kısa bir siyasi muhasebe yapalım.
Bakalım, ara toplamda, kim ne almış, ne vermiş?
İlk sıra, AK Parti’nin olsun...
Şu ‘Dengir bey’ meselesinden başlayalım.
Kafama takılan bir soru var.
Son döneme geri dönüp baktığımda, hep o soruyu görüyorum.
Dengir beyin bıraktığı boşluk, neden dolmadı?
***
AK Parti grubuna sormak istiyorum.
Belki, tatil arasında düşünme fırsatı bulurlar.
Malum, memlekette mühim işler olup bitiyor.
Ağır mevzular gümdenden düşmüyor.
AK Parti cephesine bakıyorsunuz; varsa, yoksa Başbakan...
Cephe gerisindeki de o, ön cephede en ileri mevzideki de o...
Neden, çıkıp iki cümle laf eden, birinci sayfaya haber olan, gündeme ağırlık koyan kimseler ortalıkta görünmüyor?
Bilgi, donanım, tecrübe deseniz, ziyadesiyle  mevcut...
O zaman eksik olan ne?
İştah mı, cesaret mi, heyecan mı?...
***
Yanlış anlaşılmasın, haksızlık yapmak değil niyetim.
Ama, bir hakkı da sahibine teslim edelim, diyorum.
Elbette hükümette, Meclis grubunda sesi çıkan, yeri geldiğinde sözünü esirgemeyen, her topu karşılamayı Başbakan’a bırakmayanlar var.
Geri durdukları zaman da kendi çekingenliklerinden değil, ‘icab-ı hal’dendir.
Bunu, en azından ben, görüp anlayabilirim.
Ama ya parti yönetimi, onlara ne demeli?
Burun kıvıranlar, surat ekşitenler vardı, hatırlıyorum.
Beğenmiyorlardı.
Ne oldu peki?
Dengir Mir Mehmet Fırat, Başbakan’dan müsaade isteyip kenara çekildi.
Aha meydanı boşalttı, ne duruyorsunuz?
Niye bu boşluğu dolduran çıkmadı?
Hadi buyrun!
***
Her defasında başları öbür tarafa çevirip, görmezden gelmektense, oturup bunları konuşmak evladır.
Olur olmaz yorumlara gün doğmasın diye, söylüyorum.
Çünkü siyaset, fasid bir daire içinde sıkışıp kalıyor.
Çünkü her sesi boğmak, iyi değildir.
Sonra, gölgede siyaset yapmaya alışanlar şemsiyesiz kalır.
Ardına saklanılan gölgelerin kıymetini bilmek yerine, o ‘gövdeleri’ yorup bezdirmenin sonunu iyi görmeli.
Gölgede istirahat, ilanihaye sürmez.
İstirahat sürüp gitse bile, gölgeler uzayıp kısalır, an gelir, zeval bulur.

Deniz Seki’nin Yusufiye Medresesi...
Pazar günü, Hürriyet’te, Ayşe Arman’ın izlenimlerini okudum.
Arkadaşı Deniz Seki’yi cezaevinde ziyaret etmiş.
O da, artık kaybedecek başka bir şeyi kalmayanların gözü kara cesareti içinde...
Mapushane koğuşunda gün sayıyor...
Yerleri paspaslarken, TV’de dönen bir zamanların Deniz Seki kliplerine göz ucuyla bakıyor uzaktan.
Acımasız bir meydan muharebesinden, kanlı bir iç hesaplaşmadan çıkmış gibi...
O kadar çoğalmışlar ki, hepsiyle tek tek yüzleşmiş, bütün korkularını yenmiş...
Korkusuzlar ormanında, bir başına yürüyor.
Soğuk, karanlık, mahrem ne kadar mahzen varsa, kapılarını kırıp açmış...
Müthiş bir teslimiyet...
Acıyla, utanmayla, çaresizlikle imtihan edilen nefsi, çilekeşlere mahsus bir terbiye mertebesine ermiş.
Fırtınaları dindirmiş; belki çocukluğundan beri ilk kez, iç sükunetini yeniden bulmuş.
Bir yandan yaralarını sarıyor; bir yandan kaybettikleri için tek başına gıyabi cenaze namazları kılıp, sessiz sedasız yola koyuyor.
Okurken, böyle gördüm halini.
Yazıp yazmama arasında, gidip geldim.
Her şey bir tarafa, bu cesaret, kayıtsızlığı hak etmiyor.
Ben de kayda geçirmek istedim. Hepsi bu...