Doğançay'ın sipariş ettiği yazı

Doğançay, sergisinin dünyayı dolaştığını göremeden gitti. Laf edenler, kendi kendilerini kutlayabilir şimdi.

"Özellikle senin yazmanı bekliyorum” demişti. Devletten himaye görmek istiyordu.

Fakat sipariş üzerine de yazı yazılmazdı ki! Racona tersti.

Beri yandan, kuralı bozacaksam da bir sanatçı için bozmalıydım.

Öyle de yaptım.

O hayattayken arzusunu yerine getirdim. Ama bir dolu da laf işittim onun yerine.

Rahmetlinin hatırı için, sipariş ettiği yazıyı arkasından bir daha yazıyorum.

2012 Mayıs’ıydı. Doğançay’ın İstanbul Modern’de sergisi açılmıştı. Amerika ve Avrupa’nın sayılı müzelerinden koleksiyonlara giren 120 eseri toplanmış.

Davetlileri bizzat gezdirdi. Sohbet faslına geçtik. “Ülkelerin dış politikada gerçek gücü sanattır” dedi.

Kültürel güçten kastı, herhalde Can Bonomo ile Halil Sezai sıkleti değildi.

Kendimizi, gelip geçici müzik bunalımlarımızla mı tanıtacaktık dünyaya, yoksa esaslı sanatçılarımızın ürettiği kalıcı eserlerle mi?

Mesele buydu.

‘Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı: Burhan Doğançay Retrospektifi’, 50 yıllık birikimden süzülmüş bir çalışma...

Murat Ülker’in himayesi, Oya Eczacıbaşı’nın gayretleri olmasa burada bir müzede sergilenme imkânına dahi kavuşamayacaktı.

Kabul görmüş sanatçılarımız, uluslararası camiada muteber edebiyatçılarımız vardı elbette. Ancak nüfuzlarından bihakkın yararlanabiliyor muyduk?

Ressamlarımızın sergilerini dünyanın önde gelen müzelerinde dolaştırabiliyor muyduk mesela?

Kişisel başarılar birer istisna. Kültür ve sanatta dünyaya açılma vizyonumuz, Eurovision’la mı sınırlı kalacaktı?

Sergisi dünya müzelerini dolaşsın istiyordu Doğançay da.

Ankara’nın himayesi olmadan zordu fakat, bunu biliyordu.

Doğançay’ın ne sanatçı duyarlılığına dokunuyor ne de özgürlüğüne halel getiriyordu himaye istemek.

Nedense bunun yazılmasından rahatsız olanlar çıktı. Sanatçı, himaye aramamalıydı güya.

Halil İnalcık Hoca’nın ‘Şair ve Patron’ adlı risalesini önermiştim, sanatçının hami arayışını anlamayanlara.

Patrimonyal toplumlarda sanatçının bir patron bulma ihtiyacını, Osmanlı sisteminden parlak örneklerle anlatıyordu Hoca.

Patron olmasa Divan Edebiyatı da olmazdı. Sanat ve sanatçı, saray eşrafından himaye görmese yüksek sanatların hiçbiri gelişmezdi Osmanlı’da.

Bugün artık izzet ve ikbal için, derd-i maişet dedikleri ekmek parası için devlet kapısı aşındırmaya muhtaç değildi sanatçı.

Orta sınıfların sanata para harcama kültürü ve imkânı artmıştı. Sanatseverin eli nispeten açık, sermayedar hiç olmadığı kadar cömertti.

Ama kesenin ağzını açmış patronlardan, sermayenin sanat merakından rahatsız oluyorlardı da devletin patronluğundan hiçbir rahatsızlık duymuyordu bazıları.

Padişahın ressam kulları olmasın, devletin sanatçı memurları olmasın istiyorsak sanatçının sponsorluk ve benzeri yollarla himaye edilmesinden niye gocunuyorduk?

Sanatçıyı serbest piyasada rekabete sokmak, devletten maaş kapmak için yarıştırıp aylıkçı memurluğa alıştırmaktan daha doğru değil miydi?

Garabete bakın ki tiyatroların özelleştirilmesine karşı çıkanlarla bu ‘himaye’ kavramından huylananlar aynı kişilerdi.

Özgür sanata konduramıyorlardı.

Sanatçının devlet gibi işvereni olacağına devletten ve özel sermayeden hamileri olsa daha özgür olmaz mıydı oysa?

O gün sanatçıyı aylık bağlayarak himayesine alan saray da bugün sanatçıyı devlete kulluktan azat eden burjuvazi de alkışı hak etmiyor muydu?

Doğançay, sergisinin dünyayı dolaştığını göremeden gitti velhasıl. Laf edenler, kendi kendilerini kutlayabilir şimdi.