Dublajdaki sesler...

Dublaj vakaları, fazla olmaya başladı. Gelin taşları yerli yerine oturtalım, diyorum.

Dublaj vakaları, fazla olmaya başladı.
Gelin taşları yerli yerine oturtalım, diyorum.
İşte, yazıyorum.
Ergenekon davasını sabote etmek isteyenler var.
En büyük tehlike de ‘dublajdaki sesler’den geliyor.
Bakın, o sesler nereden geliyor?
Çoğunlukla, iki servis arasında kalanlardan.
Çoğunlukla, her teşkilata girip çıkanlardan.
Çoğunlukla, her karanlık köşede parmak izi bırakanlardan.
Bazen Kanada’dan, bazen sorgu oadaları, bazen de mahkeme salonlarından.
Ama tecrübeyle söylüyorum. Kulağıma aşina geliyor; ben o sesleri tanıyorum.
İsterseniz, siz de tanıyabilirsiniz.
Kimin sesi çok çıkıyor, ona bakın.
Hangi sesin volümü yüksek, o tarafa dönün.
Mutlaka tanırsınız.
Mesela, eski polis şefi İbrahim Şahin...
Mesela, sonradan olma haham Tuncay Güney...
Mesela, Susurluk mahkûmu Yaşar Öz.
MİT mi dersiniz, JİTEM mi, emniyet istihbaratı mı?
Tanımadıkları  yok.
Sizce bu kadarı, tesadüf olur mu?
Derler ki,  çatal kazık yere geçmez.
Derler ki, iki sandalye arasına oturulmaz.
Bunu deneyenlere istihbarat dilinde ‘dublajdaki ajan’ deniyor.
İster ajan, ister muhbir, ister eleman olsun.
Diyelim ki, servislerden birine angaje oldu.
Bir diğeri de onu, ‘iş üstünde’ yakaladı.
Kurtulmak için ‘çift taraflı’ çalışmaya başlıyor.
Rekabet, çatışma, çekişme...
‘Aynı kaynak’ üzerinden birbirlerinin içine sızıyor, faaliyetlerini izliyorlar.
‘Dublajdaki ses’in nihai sadakati hangisinedir, bilemezsiniz.
Bakıyorum da, deşifre olanlar en azi iki sandalye arasında kalmış. Son kertede hangisine oturduklarını kestirmek zor.
Kimin eli, kimin ‘elemanında’ belli değil.
Bazen ‘üçüncü bir taraf’ bile aynı ‘elemana’ göz koyuyor.
Hele böyle bir ‘triplaj’ durumu varsa, işte o zaman seyreyleyin gümbürtüyü.
Kim, kimi deşifre ediyor, anlayamazsınız.
Kanada’dan Tuncay Güney konuşuyor; hangi sese dublaj yaptığını bilmiyoruz.
İbrahim Şahin anlatıyor da anlatıyor. Kim adına, kime karşı, göremiyoruz.
Yaşar Öz, ‘daha konuşmadım ha!’ diyor. 
Bir hesaplaşma yaşanıyor. Hesap içinde hesap var.
Rivayetler,  muhtelif.
Sözüm, itibarları üzerine titreyen kurumlara.
Sözüm önce yargıya; sonra da askere, polise ve MİT’e.
En son da, bizim medyaya.
Konuşana değil, asıl konuşturana bakın siz.
O seslerin gerçek sahibini bulun.
Yoksa demokrasimiz, bu kader sınavını geçemez.
Yoksa ‘asrın davası’  yüzümüze, gözümüze bulaşır.  
Yoksa..yıkılır her şey...

Başörtülüler, haydi metrobüse!
Başörtülülerin nerelere giremeyeceğini biliyorduk. Allah’tan SP adayı Mehmet Bekaroğlu konuştu da, şimdi hangi arabalara binemeyeceklerini de öğreniyoruz.
Meğer, otobüs durağında iki çocuklu kadın titrerken, geçen cipin direksiyonunda bir başörtülü görmüş.
Nasıl olur?
Keşke Bekaroğlu, cip kriterlerinin tümünü açıklasaydı.
Mesela başı açıklar, cipe binmek dışında, Bekaroğlu’na oy da verebilir mi?
Sarışın, esmer ya da kumral olmaları fark eder mi?
Keşke bunu da anlatsaydı.
Bekaroğlu İstanbul’a belediye başkanı seçilirse, başını örtenler, açıklardan farklı daha neler yapamaz?
Mesela, durakta beklemek dışında, acaba metrobüse de binebilecekler mi?
Belediyede çalışmaya devam edebilecekler mi?

Keskin sorular, bulanık cevaplar
Bugün, günlerden pazar. Düşündüm ki, ‘hayat ve hatıratım’ tadında olmasa da, biraz söyleşmek iyi olur.
İşte, sizin için seçtiğim bazı okur sorularına benim cevaplarım.
Diyorlar ki, sen mi yanlış yerdesin, yoksa biz mi?
Diyorum ki, biraz siz, biraz ben. Olamaz mı?
Düzen, kaosun içinde saklı.
Çağ, kuantum çağı.
Zaman, ‘bulanık mantık’ zamanı.
Bak, bilgisayara bile ‘şans mantığını’, ‘ihtimaller mantığını’ öğrettiler. İşi bilgi saymak olan makineler bile, ‘matematiğin kesin doğrularıyla düşünmeyi’ bıraktı.
Gelin biz de ihtimale ihtimal verelim, şansa şans.
Cevaben diyorlar ki, kaçma, söyle, sen mi doğru yerdesin, yoksa biz mi?
Diyorum ki, biraz ben, biraz siz. Ortada buluşamaz mıyız?
Diyorlar ki, sen de mi?
Diyorum ki, sizi anlıyorum. Ama ben hala aynı mahallede, Ankara ili, Keçiören ilçesi, Subayevleri mıntıkasında yürüyorum. Muhitimden de şikâyetim yoktur.
Diyorlar ki, peki söyle, rüyada Abdurrahman Yalçınkaya ya da Sabih Kanadoğlu’nun görülmesi hayır mıdır, şer mi?
Diyorum ki, ikisini ayrı ayrı mı, yoksa bir arada mı gördüğünüze bağlı. Hem baktım, her halükârda kitapta yeri yok. Siz en iyisi, ‘la havle’ çekip uyumaya devam edin.
Diyorlar ki, paşayı rüyada ya da uyanık görsek ne fark eder?
Diyorum ki, her iki halde de paşa görmek iyidir. Asıl tehlikeli olanı, yakaza halidir. Uyanıkken paşa rüyası görmeyin, yeter. Siz, gerisini atlatmanın nasılsa bir yolunu bulursunuz.
Diyorlar ki, yaptığın tariften sonra paşayı rüyada tanıyoruz da, mahkemede zor oluyor?
Diyorum ki, siz rüyada şaşırmayın da, mahkemede bir şekilde doğruyu bulursunuz.
Diyorlar ki, general, paşadan daha mı büyüktür ki, onun yapamadıklarını yapsın?
Diyorum ki, general, sınırları tanımlanmış askeri bir rütbedir. Paşa ise, kendini sınırlar üstü görendir. Gerisine artık siz karar verin.
Diğer rüya tabiri sorularına gelince, diyorum ki, bu işi o kadar ciddiye almasanız...Hem sonra rüyayla amel edilmez ki.