Dünkü 'mahkeme'nin resmi

Diyelim ki, bir çizersiniz. Sizden, ertesi gün çıkacak gazete için bir duruşmayı tasvir etmeniz istendi. Hani, Silivri'deki davadan aşina olduğumuz çizimler gibi.

Diyelim ki, bir çizersiniz.
Sizden, ertesi gün çıkacak gazete için bir duruşmayı tasvir etmeniz istendi.
Hani, Silivri’deki davadan aşina olduğumuz çizimler gibi.
Batı’da yaygın olsa da bize
yeni gelen bir adet, bu.
Ama kameraların alınmadığı
duruşma salonlarında yaşananları
merak ediyorsanız...
Görüntü ihtiyacınızı karşılamak
için bulunmuş en iyi değil,
tek icad da budur.
Fakat bu kez, işiniz daha zor.
Çünkü, içeride kameralar da var.
Canlı yayında her şey izlenmiş, herkesin sesi duyulmuş.
Böyle bir duruşmayı çizmeniz
isteniyor.
Hem de bir resmin sessizliği
içinde, salondaki havayı yansıtmak
zorundasınız.
Hadi belki çok lazımsa,
karakterlere konuşma balonları çıkabilirsiniz, diyelim.
Mümkünse çizgilerin sessizliğini bozmamanız daha makbul, ama.
Sadede gelirsek...
Org. Başbuğ’la gazetecilerin dünkü karşılaşmasını nasıl resm ederdiniz?
İki buçuk saatlik o
‘duruşma’nın hangi tek bir anını
seçerdiniz, çizmek için?
Gelin, birlikte bir tasvir
eylemine girişelim.
Bakalım çizgilerimiz, nasıl bir tablo ortaya çıkaracak.
***
Dün, Genelkurmay karargâhında mahkeme kurulmuştu, sanki.
Dava görülüyor, gibiydi.
‘Burayı mahkemeye
çevirmeyelim’ diye...
Org. İlker Başbuğ bile uyarmak zorunda kaldı.
Şakayla karışık, tabii...
‘13. Ağır Ceza’nın mahkeme reisi’ olmadığını da hatırlattı.
Latife yaptığı, yüzüne yayılan tebessümden belliydi.
Ama ne derler, bilirsiniz.
Her şakada, biraz gerçeklik payı  vardır.
‘Mahkeme’ nüktesinde gerçeğin
payı ne kadardı?
İşte bence, hareket
noktamız bu olmalı.
Bu soruya cevap olacak anları,
hatırlamaya çalışalım.
Kazılardan çıkan cephanelikleri açıklarken, mesela.
Elinde LAW silahı tutan bir
Genelkurmay Başkanı, düşünün.
Silahla mühimmat arasındaki
farkı anlatıyor.
İnandırıcı, ikna edici bir dille
hem de.
Bence, favori anlarımızdan
biri, bu olabilir.
Yine de acele etmeyip, diğerlerini de gözden geçirelim.
Bir gazetecinin, Org. Başbuğ’a nazik doğum günü kutlamasını, hemen pas geçelim.
Askeri, yürüyen bir hukuk
sürecine karşı kışkırtanları
‘ayıp!’lamasına gelince!
İşte bu da, önemli anlardan biriydi.
O anda yüzüne yansıyan ifade, çok belirgin çizilmek kaydıyla.
Bir de, ‘sorusuz cevap’ anları!
Org. Başbuğ’un beklediği ama bir türlü sorulmayan sorulara re’sen verdiği cevaplar...
GATA’ya sanık sevki, mesela.
GATA’kulli spekülasyonlarına ‘yalan ve iftira!’ derkenki hali...
Favorilerimden biri de, ‘darbe ihtimali’ne cevap anıydı.
Hani, ‘TSK, demokrasiye ve hukuka bağlıdır’ dediği an, var ya!...
Sonra da eklemişti:
“Farklı düşünen, TSK’da barınamaz.”
İşte o an, kayda
geçirilmeye değer, bence.
Ve, ‘Terörü tasfiye etmek için ilk kez yakaladığımız fırsat’ anı!
Bu da son derece mühimdi, derim.
***
Eğer, bu duruşmanın
resmini çizeceksek...
Kanaatimce, bunlardan
hangi birini seçersek seçelim,
yansıtmış oluruz, havayı.
Onun için mutlaka ‘sorusuz cevaplar’dan birini çizmeli, bence.
Çünkü, gazetecinin
Genelkurmay Başkanı’yla
karşılaşma amacı, o anlarda saklıydı.
Diplomasi, siyaset, vesaire...
‘Bir komutana neler sorulmaz’
bahsine giren anlar...
Bir yanda, ‘Bu konulara
girmesi demokrasinin ruhuna aykırı’ diyenler dururken...
Bir yandan da ‘her meselede askerin konuşmaya zorlandığı’ anlardır, onlar.
İşte o anları, unutalım gitsin.
Yasal sınırları aşmadan açık, şeffaf ve hesap verebilen bir ordu.
Onun resmi olsun, çizdiğimiz.
Sizi bilmem ama ben
kararımı verdim.
***
Gereği düşünüldü...
Org. Başbuğ, elinde LAW kapsülü, gazetecilere atladıkları soruları hatırlatıyor.
Yandan çıkan konuşma balonunda da, şöyle yazıyor olmalı:
“Hepimiz hukuka güvenmek
zorundayız.”
O sırada, salondaki meraklı bakışlar, pür dikkat!
İşte, bu karşılaşma anının resmini çizerdim, ben.

‘Dağdaki kameraman’ cevabı
Eldeki bilgilerle...
Kahramanmaraş’taki Keş Dağı’nda, dondurucu soğukta bir kameramanın kaderine terk edildiğini...
Akredite olmadığı için jandarma helikopterine alınmadığını...
CHA kameramanı
Lütfi Aykurt’un başına
gelenin, vicdanların ölümü
olduğunu yazmıştım.
Demiştim ki:
Yetkililerin bize, bir vicdan
borcu var.
Yalanlasınlar razıyız, yeter ki kayıtsız kalmasınlar.
Dün gazeteciler,
bunu da sormayı unuttu.
Ama Org. Başbuğ, unutmadı.
O vicdan borcunu,
ziyadesiyle ödedi.
İşte, Org. Başbuğ’un atlamadığı cevap; aynen aktarıyorum:
“Silahlı Kuvvetler olarak da biz açıklık bekliyoruz, samimiyet bekliyoruz.
Bu çok speküle edildi. Kahramanmaraş’ta olan Cihan Haber Ajansı muhabiriyle ilgili bilgi.
30 Mart günü olay oluyor.
DHA elemanını, ilgili komutan, olay yerindeki arşiv çekimini yapmak için helikoptere almış, bölgeye götürmüş, çekim yaptıktan sonra da aşağıya indirmiş. O tartışılır, doğru mu, yanlış mı, onu bir kenara koyalım.
Aynı gün saat 15 civarında, bir helikopter malzeme yüklerken yanlarında kamera ve fotoğraf makinesi olan iki kişi yaklaşıyor, bunlardan biri helikoptere binmek için faaliyette bulunuyor. Askeri malzeme taşıyacağız, sizi alamayız deniliyor. Olay bu kadar açık.
Efendim, eksi 15 derece soğukta bırakmışız. Hava açık, artı 13 derece. 350-400 kişi yaya olarak iniyor.  Bize gelen bilgi bu. Burada kesinlikle bir kasıt olduğu kanaatinde değiliz.
Farklı bilgi varsa, bize iletilirse biz inceleriz, hata varsa da gerekeni yaparız.
Ben teröristi helikopterle taşıyorum, gerektiği zaman, zorunlu olduğu zaman.
Ben çok zor durumda olan bir kişi, nedir, çok soğuk.. bunu bırakmam. Öyle bir şey olmaz. Türk askeri, bu hatayı yapmaz. 13 derece, en az 400 kişi yaya iniyor. Lütfen burada kasıt aramayın.
Hata varsa hesap sorarım. Silahlı Kuvvetler’in insani boyutlarda insanlara farklı bakış açısı olmasını bekleyemeyiz.”