Erken kalkan konuşuyor

İki partinin pozisyonları taban tabana zıt olmakla birlikte, tepkileri gayet sert ve aynı hedefe yönelik.

Başbakan görüşmelerin nihai hedefini vurgulamakla yetinip içeriği hakkında ketumiyetini koruyor. Sorun diğer anlatıcılarda. Daha ortada bir süreç falan yokken tek taraflı anlattılar da anlattılar.

Muhalefetin getirildiği noktadan bakınca iyi mi oldu peki?

Erken kalkan, İmralı’yla görüşme trafiğinin sözcülüğüne soyundu. Yaşanan bilgilendirme kaosunu, saydamlık zannettik başlarda.

Ama altından, süreci yürütenlerle senkronize olmayan bir tezcanlılık çıktı ve bu abartılı iletişim patlak verdi sonunda.

Plansız programsız başlayan çözüm propagandası, muhalefette irritasyona yol açmış gibi. MHP ile BDP’den gelen yokuşa sürme tavrına bir de bu açıdan bakalım.

İki partinin pozisyonları taban tabana zıt olmakla birlikte, tepkileri gayet sert ve aynı hedefe yönelik. Oldubitti havasına itiraz ediyorlar.

MHP, Türk milliyetçiliğinin hassasiyetleri adına “Biz de varız, bizsiz olmaz” diyor.

BDP de “Bizi yok sayan çözüm, çözüm değildir” tavrında.

Grup konuşmalarındaki tonun gereksiz sertliği şöyle dursun.

Devlet Bahçeli’nin “Silahlar ya teslim olur ya teslim alınır” yaklaşımını da Selahattin Demirtaş’ın “Teslim alabiliyorsanız buyurun alın, sizi tutmayalım” tadındaki cevabını da koyun bir kenara.

Bahçeli’nin “O zaman biz de gider Silivri’de yatan eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile görüşürüz” sözlerini dahi tasarlanmış bir Silivri ziyaretine bahane olarak alın isterseniz.

Demirtaş da ‘Öcalan irademizdir’ kampanyalarını unutmuş olsun. Öcalan’ın iradesini tek başına yeterli bulmayıp çözüm ortağı olarak BDP ve Kandil’in de ikna edilmesini şart koşsun hadi.

Yine de bütün bunlar ne Bahçeli’nin hiçbir surette silahsız çözümü istemediği anlamına gelir ne de Demirtaş’ın Öcalan’a başkaldırdığı ya da iradesini tanımadığı manasına.

Belki sadece ‘çantada keklik değiliz’ sinyali vermeye çalışıyor, belki kendilerini de muhatap aldırmak istiyorlardır.

Olamaz mı?

Zevahiri kurtarmak için bile olsa, sadece görünüşte bile kalsa çözümün parçası ve ortağı olmak derdinde olamazlar mı?

Konuşacakları, söyleyecekleri olan siyasi aktörler seslerini ancak maraza çıkararak duyuruyor.

‘Oldubitti’yi kabul edemeyeceklerini başka türlü de anlatabilirlerdi elbette.

Fakat dertlerini dinleyecek bırakın bir Marko Paşa bulmayı... Anlatıcıların, sağır kulakları dahi tacize varan gürültüsünden başka bir ses duyulmuyorsa ne yapsınlar?

Anlatıcı sorunu dediğim şey, şimdiden bir fecaate dönüştü. Erken kalkanın süreçle ilgili demeç patlattığı bir iletişim, saydamlıktan olamazdı zaten.

‘İmralı’yla müzakerenin anlatıcı sorunu’ başlıklı yazımda, bu tehlikeye dikkat çekerek şöyle demiştim:

“Başıboş bir iletişim süreci yaşanıyor.

Evet, PKK’yı dağdan indirecek herhangi bir çözüm paketi, izaha muhtaç olacaktır. İçeriğinin mutlaka açıklanması gerekecektir.

Barış için çabalamak da iyidir tabii ki ama doğru ve zamanında anlatılmak kaydıyla.

Ben ikisinden de kuşkuluyum. Anlatıcıların ortalığa zamansız düştüğünü ve piyasaya sağlıksız anlatımlar sürdüğünü gözlüyorum.

Beklentilerin doğru yönetilememesi, sürecin önündeki en ciddi tehlikedir.

Anlatmak lazım, hem de iyi anlatmak lazım da kimle ve nasıl?”

Bahçeli ve Demirtaş’ın reaksiyonlarına bakınca görüyorum ki korktuğum şey, başımıza gelmiş.

İletişimde organize olmaya ne kadar ihtiyaç varsa başıboşluk ve boşboğazlığa da o kadar ihtiyaç yok.

Tez vakitte tedbir alınmazsa iletişim felaketinin alacağı boyutları kestirmek de hayli zor görünüyor.