Farazi bir Erdoğan eleştirisi

Tiyatroları tekelinde tutmak yerine özelleştirmek istiyor Başbakan. Başından beri savunduğum görüşü öneriyor.

Başbakan, ‘’Biraz da bizim borumuz ötsün tiyatrolarda, sahneler derhal tesettüre girsin, oyuncular tez muhafazakâr takılsın, oyunlar behemahal Taliban ahlakına bürünsün’’ demiş olsaydı, ‘Gardırop Muhafazakârlığı’ eleştirilerine katılırdım.
Kültürde kaba bir şekilciliğe teslim olmaktan girer, sanatta tam bir estetik hezimeti yaşatılmasından çıkardım.
Kemalist modernleşmeye benzer kof bir muhafazakârlaştırma projesinin her şeyi nasıl içeriksizleştirdiğini, toplumu zevksizleştirip ne bela bir beğeni yıkımına uğrattığını ben de haykırırdım.
Derdim ki: “Mehmet Akif İslam şeriatının şairidir. Yahya Kemal ise İslam medeniyetinin şairidir. Dolayısıyla Mehmet Akif için Mimar Sinan’ın Selimiyesi, Süleymaniyesi ile Ümraniye’deki herhangi bir eğri büğrü cami arasında fark yoktur. Çünkü akait açısından her iki cami de Müslümanların topluca Allah’a ibadet ettikleri mekandır. Oysa meseleyi İslam medeniyeti açısından ele alan biri için bu, çok temel bir farktır.”
Derdim ki: “Cum-huriyet’in ilk yıllarında kadınların kamusal alana çıkabilmeleri için tayyör giymeleri gerekti. Nasıl Gardırop Atatürkçülüğü ya da Gardırop Kemalizmi, meseleyi tamamen şekil olarak ele alıyorsa Gardırop Müslümanlığı da meseleyi tamamen şekil olarak ele alıyor. Müslümanlar farkında olmadan Kemalist oldular. ”
Derdim ki: “Nasıl Kemalizm kravat, şapka diyorsa İslamcılık da kılık kıyafete, başörtüsüne indirgendi. Türkiye, her şeyin tamamiyle şekle indirgendiği vahim bir muhtevasızlık krizi yaşıyor.”
Zamanımızın mühim kültür ve edebiyat üstatlarından Hilmi Yavuz’un bütün bu söylediklerine tereddütsüz hak verirdim.
Tabii eğer Kemalist modernleşme şablonunu tersinden taklit eden bir muhafazakârlaştırma projesi, sahiden de uygulanıyor olsaydı...
Ama Başbakan, tiyatroları muhafazakârlaştıracağını söylemiyor ki; özelleştireceğini söylüyor.
‘’Devlet eliyle tiyatroculuk olmaz’’ diyor. Olur deseydi, devlet eliyle kültür ve sanat hayatımızı tektipleştirme niyetinden bahsedebilir, bunun için kıyasıya eleştirebilirdik.
Hilmi Yavuz, tiyatrolar konusunda Başbakan’dan ayrı düşmüyor üstelik.
“Doğrusunu söylemek gerekirse belediyelerin tiyatrosu olmamalı. Devletin de tiyatrosu olmamalı. Bunlar özerk kurumlar olmalı. Meseleyi baştan böyle koymak lazım. Tiyatro ve sinema devlet tarafından desteklenmeli ama devletle sanatçının ilişkisi maaşlı memur ilişkisi olmamalı.”
Sanatçıyı memurlaştırırken, tiyatroya partizanlık sokarken sanatın da, kültürün de içini boşaltmıştı zaten Kemalizm.
En fazla, kayıp muhtevanın son 10 yılda yeniden üretilememiş olmasından şikâyet edebiliriz. Onun sorumluluğunu da kime yıkacağız fakat, yine devlete mi?
Hilmi Yavuz’un esaslı tespitlerini yabana atmıyorum. Kültürel çoraklaşmaya yol açan muhteva sorunu üzerine de ciddiyetle düşünmeliyiz. Muhakkak ki haklılık payı taşıyor çünkü.
Fakat bir de Gardırop Tiyatroculuğu sorunumuz var. Hem zihnine örttüğü ideolojik libası çıkarmıyor hem de ısrarla devletten giyiniyor.
Başbakan, kendinden öncekiler gibi resmi ideolojiden menkul bir sanat anlayışını tiyatrolara dayatsa Kemalizme öykündüğü eleştirileri elhak yerini bulurdu.
Ancak tiyatroları tekelinde tutmak yerine özelleştirmek istiyor Başbakan. Başından beri savunduğum görüşü öneriyor.
‘Özerk tiyatro, özgür sanat’ çığırtkanlığı yapanlar niye yan çiziyor peki? İstedikleri bu değil miydi?