Fitnenin adını koyalım

Medya muhitlerinde hava puslu, sular bulanık... Belirsizlik çoğalırken, etraf tenhalaşıyor.

Medya muhitlerinde hava puslu, sular bulanık...
Belirsizlik
çoğalırken,
etraf
tenhalaşıyor.
Herkesin
biraz durup,
düşünmeye ihtiyacı var.
Biraz da kendini gözden
geçirmeye...
Ama mahallenin sokaklarını şuursuzca birbirine katanlar, buna fırsat bırakmıyor.
Kendi düzenleri bozulmasın diye, her yeri ateşe verebilirler.
Ellerinden geleni, arkalarına da koymuyorlar zaten.
Yeter ki onların keyfine dokunan olmasın; her şey mübah...
En iyi belledikleri şey, fitne fesat çıkarmak.
Bu yüzden ortalık durulsa, en önce onlar işlevsiz kalacak.
‘İşsiz’ demiyorum, aradaki farka dikkatinizi çekerim.
Dudak uçuklatan vergi cezasını kimin kestiği, sanki onlar için çok mu önemli?
İşlerine geliyor, ateşe biraz daha benzin döküyorlar.
Ömürlerini birkaç gün daha uzatıyorlar, hepsi bunun için...
Fitnenin adını tam koyalım, o zaman.
Ahmet de, Mehmet de hikâye...
Mesele, başka...
Türkiye’nin bir de ‘medya
meselesi’ var.
Ve mutlaka er ya da geç, kendi iç dinamikleriyle halli gerekecek.
Bu devran böyle gitmez.
***
Nevzuhur bir durum yaşıyoruz.
Medya ortamımız, ‘ucubeler’ yetiştiren bir tarlaya dönüşüyor.
Genetiğiyle oynanmış mutant
bir yazar nesli, köşeleri bir bir
istila ediyor.
Hızla çoğalıyor sayıları.
Bir Amerikan dergisi, Paris
Hilton için yazmıştı; ‘Ünü, ünlü
olmak’ diye...
Ünü, ünlü olmaktan öteye
geçmeyen, mütemadiyen kendini
yazan bir ‘yazar’ türü, bu.
Kendileri için yaşıyor;
kurdukları sahte düzeni sürdürmek için çiziktiriyorlar.
Yatıp kalkıp, durumlarını
meşrulaştırmak için yeni
gerekçeler icat ediyorlar.
Egolarını tatmin, hayatlarının
yegane gayesi haline gelmiş.
Başka hiçbir şey, umurlarında
değil.
Dünya batmış; kim ölmüş, kim kalmış... Ne gam!
Amaçsızlığı, amaç edinmiş gibiler.
Bu muydu, özlemini çekerek büyüdüğünüz dünya?
Kendiniz için yapabileceklerinizin en iyisi bu mu?
***
Tamam, ‘Tanrı yazar’ı öldürdük, defin işlerini de hallettik...
Kısmetse, cenazesini el birliği ile kaldırıyoruz.
İçimizi kemiren suçluluk duygusuyla, ardından gözyaşı döktüğümüz kimi anlar da oluyor.
Farkındayım yani, duygusallaşıyoruz bazen.
Yüklendiğimiz ağır meslek
günahlarının vebalini taşımak zor, ne de olsa.
Unutuyoruz sonra, ‘Bu da geçer’ diyoruz.
Geçer elbet...
Ama ‘tanrı yazar’ın yerine koyacağımız yeni ikon, ‘lümpen yazar’ mı olacaktı?
Yücelttiğimiz şeye bak!
Yolun başındaki gazeteci adaylarına sunduğumuz rol model, bu demek ki.
Ete kemiğe bürünmüş, cismanileşmiş bir şer abidesi!...
Madem öyle, ısrarcısınız...
Ne diyelim, yeni medya ikonlarınız hayırlı olsun.
Size söyleyecek başka sözüm yok.
***
Yalnız, bizi seyredenlere de son olarak söylemek isterim ki;
Yılgınlığa, ümitsizliğe kapılmayın sakın!...
Hasbelkader, damarlarından
insanlığı çekilmiş bu  ucubelerin
arasına düşebilir yolunuz.
Önünüzü kesebilir, mutant
canavarlar...
Siz, yolunuzdan şaşmayın...
Dik durursanız, haç görmüş
vampir gibi çarpılıp, kaybolurlar.
Hem bilin ki; lümpen yazarın
ömrü, tanrı mukallidi olan
selefinden çok daha kısa sürecek.
Veliaht gibi takdim
edildiklerine bakmayın siz.
Müsterih olun, devirleri
geçti, geçiyor.