Hayalet yazarın resimleri-I

Gündem, Picasso' nun ünlü kolajları gibi çok parçalı. Hepsi de üstüme üstüme geliyor.

Gündem, Picasso’ nun ünlü kolajları gibi çok parçalı.
Hepsi de üstüme üstüme geliyor.
Acaba sıraya mı koysam, hepsini birden mi yazsam?
Her bir parçası, ‘beni yaz!’ diye kendine çağırıyor.
Arada kaldım, kararsızım.
Hangi birine sarsam?
İşte seçeneklerim:
* Türkan Saylan hoca,
hayata veda etti.
Kabullenmek zor gelse de...
Ölüm, insan için mukadder son.
Kendi doğrularıyla, inandığı gibi yaşadı.
Dolu dolu bir hayat ki...
Ardında, hatırasını yaşatacak eserler bıraktı.
Yine de bu resimde bir
burukluk var.
Vicdanları kanatan hüzün çizgileri düşmüş, tuvale.
Renklerin bohemliğinden değil...
Son fırça darbelerinin hoyratlığındandır. 
* Pazar günkü Tandoğan mitingi, ‘hermetik kübizm’ denen muammacı resme örnek...
Kesin çözümü olmayan bir bulmaca.
Toplananlara bakıyorum; pankartlara, sloganlara, düzenleyenin ADD olmasına...
Hak arayışı desen; ‘o eller kırılsın’, ‘...ya ölüm!’ türünden militan sloganlar yükseliyor.
Laiklik desen; bayram değil, seyran değil.
Ergenekon davası desen; yargıya karşı mitingde, Yargıtay cumhuriyet savcısının işi ne!...
Demokratik hak olmasına, demokratik hak.
O kısmına, hiç itirazım yok.
İşin içine şiddet, terör, silah girmesin yeter.
Birbirimize karışmaksa, mesele...
‘Sentetik kübizm’in kolajları, en sevdiğim şey.
Ama fikri bulanık tablolara mesafeliyim.
Velhasıl sırrı,
düzenleyenlerde gizli.
* DTP’li vekillerin ‘ifade vermeme’ direnişine bakıyorum.
Fovizm kokusu geliyor burnuma.
‘Çiğ renkçilik’  akımının adı.
Fovistler, resmin provokatörleri...
Fırçalarından ‘curcuna’ çıkar.
Estetiğin ince ayarı,
patlak renklerin çığırtkanlığına bırakır, yerini.
Ama çiğlik, DTP’li
vekillerde değil.
Memleketimizin demokratik üslubunda.
Birbirimizin seçtiklerini itip-kakmaya çok meraklıyız.
Fovist tarafımız buradan geliyor.
* Murat Karayılan’ın Hasan Cemal’e söylediklerini hatırlıyorum.
Silahları susturacak
diyalog çağrısını...
Sonra da, terör mevsimine girdiğimizi gösteren eylemlerin arka arkaya gelmesini...
Salvador Dali’nin
‘sürrealizm’ine gidiyor, aklım.
Kendini gerçeğin üstünde gören büyük şakacılar.
Gerçeği, keyfine göre eğip-bükenlerin akımı.
Hem eylemsizlik kararı, hem kesintisiz eylem!...
Bunların ikisi birden
gerçek olamaz.
‘Ya biri doğru, ya öteki’ diyorum.
* Pazar gecesi CNN’de
Baykal’ı dinliyorum.
Gerçekliği tahrif ustası Dali, eline su bile dökemez.
Karşısındaki sabır taşı dahi olsa ortasından çatlar, ikiye ayrılır.
Ergenekon meselesinde, önce Başbakan demiş ki, ‘o davanın savcısı benim’.
Baykal, ondan sonra avukatlık cüppesini giymiş.
Yine, önce Baykal demiş ki, ‘altında kalırsın’.
Sonra Başbakan, ‘savcılık’tan çekildiğini ilan etmiş.
Allah’tan kayıtlar var da biliyoruz, hikâyenin aslını.
Sanki Baykal, önce avukatlığını üstlenip, savcılık payesini de Başbakan’a layık görmemiş.
O zaman da Başbakan, ‘savcısı da ben olurum’ dememiş hiç.
En son, ‘yargıya takoz olanlar var’ demişti, Başbakan.
Kimi kast etmiş ola ki?
* Baykal, Danıştay
saldırısının komplo olduğuna inanmıyormuş hâlâ.
Mahkeme o dosyayı,
darbe provokasyonlarıyla
birleştirme kararı aldı.
Baykal ise ezberinden şaşmıyor.
Bunun ‘irticai bir cinayet’ olduğuna, hem de hiç kuşkusu yok.
Burada da ‘dışavurumcu’
yönüyle karşımızda.
Kafasındaki gerçekliği,
tuvale dayatıyor.
Gerçeğin kendisi
umurunda bile değil.
Önemli olan, onun neye inandığı.
Gerçeği istediği gibi görüp, öyle resme aktarmakta kararlı.
* Danıştay 5. Daire Başkanı Salih Er’in çıkışı.
‘’Türkiye’de türban sorunu yokken, kaşıya kaşıya günümüze taşıyanlar’’ı suçluyor.
Danıştay cinayetinden de onları mesul tutuyor; ima yoluyla...
Baykal’ın stiline benziyor, fırça darbeleri.
Hatta, bir adım öteye geçiyor.
‘Dışavurumculuk’ tarzı hafiften ‘soyut’ tasvire kayıyor.
‘Sorun yok’ deyince, üniversite kapılarında peruk takan kızlar, buharlaşmıyor ki!...
‘Ol’ emriyle sorun ihdas edip, ‘yok ol!’ komutuyla da var olanı ortadan kaldırmak mümkün olsa, keşke.
Ama nerede, o nefes!
Hokus pokus’cu sihirbaz ressamlar bile gerçeği şekilden şekile soktular da...
‘Püf’ diye üfleyip ‘sorun’ yok edeni, daha anasından doğmadı.
Somut delile hüküm bina etmesi gereken yargıcımızın çizdiği resim, bu kez soyut.
Ortada resim var, ama hiçbir anlamlı nesne yok.
Resmin ana fikri derseniz; varsa bile, ancak sanatçının kafasında...
Ya da gördüğü düşlerde...
Ne çizdiğini, bir tek o biliyor.
Bakanlarsa hiçbir şey göremiyor.
Görmek için aynı rüyaya
yatmak mı lazım?
Alın size, bir ‘boşlukları
keyfinizce doldurun’ resmi...
* ’Efendi!.. Bu senin işin değil, Diyanet’in işi’’.
Bu cümle, o resimde ne arıyor?
Kübistlerin tuvale yapıştırdıkları yabancı unsurlardan daha yabancı.
Gazete kesitleri, gitar teli kadar bile resme ait değil.
Danıştay hâkimi Salih Er, onu da düşünde görmüş olmalı.
Çünkü Başbakan,
Danıştay’ın türban kararı üzerine söylemedi bunu.
’Diyanet’in yeni imam kadrolarına ihtiyacı yok’’ diyenlere söylemişti.
O konuşması, kameralarda da var.
Diyelim ki sanat, yaratıcılıktır, sınır tanımaz.
Siyaset de yapar, uydurur da...
Hâkimler, savcılar ve
gazeteciler sanatçı mı ki, resme yabancı madde katsın.
Hadi, açık açık söyleyeyim de kimse çarpıtmasın.
İtirazım, Başbakan’ın eleştirel portresinin çizilmesine değil.
Gerçekçilik akımından olduklarını söyleyenlerin, gerçeküstü’cü takılmalarına...
***
İşe bakın ki, daha konuya karar veremeden sürem doldu.
‘Hayalet hergele’ bahsi ve diğerleri artık yarına kalsın.