Haydi müsamereye çıkmayalım!

Bu pazar, siyasileri-mize bir boykot çağrısında bulunmak istiyorum. En azından bir meselede, seyirciye coşku vermeyelim.

Bu pazar, siyasileri-mize bir boykot çağrısında bulunmak istiyorum.
En azından bir meselede, seyirciye coşku vermeyelim.
Kendi tribünlerimizi sureta boykot edelim.
Görün bakın, sahicilik, onlara çok daha büyük bir iyilik olacaktır.
Size geri dönüşü de, daha muazzam...
***
Siyaset, ‘şov sanatı’ mıdır?
Lafa gelince, ‘Haşa!’ deriz;
‘Olur mu hiç, sorun çözme sanatıdır.’
İcraata sıra geldiğindeyse, bir gösterinin ortasında buluruz kendimizi.
Tribünlere oynayan siyasetçiler, alkışlar, tezahüratlar, yuhlamalar
Müsamereye çıkmış çocuklar gibi bir çekişme, bir yarış, bir kendini gösterme psikolojisi bizi alıp, sürükler.
Güya gösterişi sevmeyiz, ama hayatlarımız geçit resminden farksız.
Her an bir gösteri sahnesinde yaşıyoruz.
Bizi izleyen gözlerin tarassutu altında...
En yakıcı sorunlarımızı dahi ‘teatral’ bir üslupla tartışıyoruz.
Hayatımız gösteri olmuş da, haberimiz yok...
Siyasete hâkim olan üslup, ne yazık ki, bu.
Baksanıza, müsamere çocuklarının ezberlerine benzemiyor mu, söyledikleri?
Başbakan’ın Ahmet Türk’le görüşmesi üzerine başlayan tartışmanın düzeyini...
Oktay Vural’ın soru önergesini görünce, bu müsamere psikolojisinin hangi raddeye vardığını anlıyorsunuz.
‘Söyle bakalım, terörist dedin mi?’
‘Anlat bakalım, pazarlık yaptın mı?’
Sorgu hâkimi edasıyla soruluyor.
Seyredene eğlenceli gelebilir, fakat oyun oynamıyoruz ki...
Çocukluğumuzdan kalma müsamere kültürü, bizi esir almış.
Daha akıl baliğ olmadan çıkarıldığımız o tiyatro sahnesinden bir inebilsek, sorunlarımız kendiliğinden çözülecek aslında.
‘Her şey müsamereden ibaret değilmiş’, diyeceğiz o zaman.
***
Belki siyaset, şovsuz olmaz.
Ama, baştan ayağa şovmenlik midir?
İdrakimize yapışıp kalmış bir şablon...
Bu aldatmaca ya da aldanmaca, gerçeklik algımızı saptırıyor.
Zihinlerimizi, şov hastalığından nasıl kurtaracağız?
Bu yaştan sonra bazılarının değişmesini beklemek, safdillik olur.
Bari gençlerimizi, müsamerecilik oynamaya bu kadar alıştırmasak...
***
Sadece siyaset değil, özel hayatlarımız da aynı cendereye sıkışıp kalıyor.
Yaşadığımız nasıl bir hayat ki, kendimiz olamıyoruz.
Bir yandan, ‘Ne derler?’  sorusu, peşimizi bırakmıyor.
Diğer yandan da, hep söyleyecek bir şeyleri olanlar eksilmiyor.
Kalabalık bir seyirci grubu, hayatlarımızın tribünlerine kurulmuş, onlar için oynamamızı istiyor.
Performansımızı, kendilerince değerlendiriyorlar.
Beğendikleri oluyor, beğenmedikleri.
Başka hayatlar üzerinde doğuştan söz hakları varmış gibi, çekiştirip duruyorlar.
Tribünlere kurulmuş eğlence arayan bu seyircilerin memnuniyetini sağlamak, hayatımızın yegâne gayesi olabilir mi?
Bence, tribünleri boykot edelim.
‘Sizin için yaşamıyoruz’, diyelim.
Onlar da dağılıp, kendi hayatlarına dönsünler.
Bir kereliğine de olsa gösteri bitsin, müsamere paydos etsin.
Oyun sonrasında kuliste kendi gerçekleriyle karşılaşan oyuncular gibi, başımızı iki elimizin arasına alıp, yalnızken düşünelim.
Doğru olan nedir?
Tekrar sahne aldığımızda da, seyircimize doğrusunu söyleyelim.
Bazı şeyler, oyuna gelmez.
Kendimize de, tribünlerimize karşı da sorumluluğumuzun gereği, asıl budur.