Hillary?nin uçan halısı

Ayaklarımız yerden kesilmeden evvel... ?One minute? deyip, düşünelim:

Ayaklarımız yerden kesilmeden evvel...
‘One minute’ deyip, düşünelim:
ABD, bizi mayın tarlasına mı sürüyor?
Uçan halıya mı bindik, yoksa?
Bunları düşünelim ki...
Yeni başlayan Amerikan idaresi,
İlk acemiliğini bizimle atmasın.
Eğer, ustalık maharetleri varsa...
O zaman da, kurban
gitmeyelim, aman!
***
Önce yukarıdaki sorulara,
benim cevaplarım:
Bana göre, ne yaptıklarını biliyorlar.
Ve bana göre, bize acayip ihtiyaçları var.
Bakın, neden?
Hillary Rodham Clinton...
Bir geldi, pir geldi.
Bush idaresinin sekiz yıllık yorgunluğunu...
Tahammül aşan stresini üzerimizden aldı.
Hâlâ onu konuşuyoruz.
Minimalist zerafeti, sade şıklığı derken...
Sanki bir ‘restorasyon ustası’nın...
Sihirli eli değdi, bize.
***
Sizce bu imaj restorasyonuna, neden bizden başladılar ki?
Çünkü, onlarda olmayan bizde var da, ondan.
Samimiyet, inandırıcılık!...
Bu devirde bulunmaz Hint kumaşı oldu.
Onlarda ne kadar eksikse, bizde o kadar fazla.
Ortadoğu mahallesinde dolaşmaya devam edeceklerse...
Bunu yalnızken yapamazlar, artık.
Türkiye’nin koluna girmek zorundalar.
***
Obama yönetiminin dış politika öncelikleri artık belli.
Bush’un yıktıklarını yapmaya, bozduklarını tamire çalışacaklar.
İstedikleri, ön koşulsuz,
herkesle diyalog.
Sorunları masada, müzakereyle çözmeyi denemek.
Kabadayılıkla değil.
Bush’izmle hiç değil.
Oysa...
Biz olmadan ne İran’ı ikna edebilirler, ne de Suriye’yi.
Onlar bunu görüyor, peki ya biz?
***
Hillary Clinton’ı ben de izledim NTV’de.
Ve bence olay,  Aysun Kayacı’nın sorusuydu.
Sanki bir Edward Said olmuştu.
Uçan halılar filan diyerek...
Bir oryantalizm eleştirisi yaptı ki..
Sanırsınız, oksidentalizmin nevzuhur sözcüsü, kendileri.
‘Kendi doğusu’na klişelerle baktığı yetmezmiş gibi..
‘Hillary’nin batısı’nı da klişelerden ibaret sanıyor.
Kendine dışarıdan bakmak böyle bir şey demek ki.
Amerikan gözlüğü takarak Türkiye’yi okumak...
‘’Hâlâ burada uçan halılarla seyahat ettiğimizi düşünenler var’’ diyordu.
‘’Bütün doğu halklarını tek bir kimlik gibi algılayanlar var’’ diyordu.
Yani karıştırmayın, biz farklıyız, demek istiyordu.
‘Küçüklük kompleksi’nin,
‘büyük görülen’den ibraname istemesi gibi bir şey.
İyi de...
Edward Said’in asıl tehlike dediği oryantalizm türü bu işte.
Oysa, bir bilse..
Hillary’nin gözünde bizi değerli yapanın zaten oryantal tarafımız olduğunu...
Sorar mıydı?
Meğer soru sormayı biliyormuş, dedirtmekse mesele...
Galiba gene sorardı.
Varsın, ders çalıştırılmış olsun.
Sordu ya, ona bakın siz.

Hillary’nin heybesindeki İran
Hillary Clinton, heybesinde neler getirdi, bize?
Obama müjdesini biliyoruz.
Cumhurbaşkanı Gül’ün
İran’lı muhataplarına taşıdığı mesajları da...
Galiba o kısa ziyaretten daha çok şapka çıkacak.
Baksanıza, ABD sefirinin Murat Yetkin’e anlattıklarına.
Clinton, sıkı mesajlar
vermiş, Ankara’ya.
Cumhurbaşkanı Gül’ün İran seferine, bizden daha çok heyecanlanmışlar.
Cumhurbaşkanı’ndan istedikleri de şuymuş:
İran’lı muhataplarına, bu sefer ‘samimi’ olduklarını anlatması.
Gerçi  Ahmedinecad, daha baştan ‘arabulucu’ya gerek yok diyerek...
Sadece Obama’nın elini değil,
Gül’ünkini de havada
bırakmış oldu ama..
Olsun!
‘Oryantalist Amerika’nın anladığını, ‘oksidentalist İran’ da anlar elbet.
Çünkü onların da sorunu aynı:
Samimiyet, inandırıcılık...
Birinde ‘büyüklük kompleksi’, diğerinde ‘küçüklük’...
İkisinin de her şeyleri olabilir fakat  inandırıcılıkları yok.
Şansa bakın;
Onlara en çok lazım olan da bizde fazlasıyla mevcut.
Hızlı bir dönem başlıyor.
Seçimlerden sonrası çok sürprizlere gebe.

Demokrasi, hafızasız olmaz!
Dün, Kenan Evren’i unutmayalım,
unutturmayalım demiştim.
Tepkiler geldi.
Nasıl söylersin bunu, diye.
Çok basit. Şunun için:
Jurnal 2’de bir yerde geçiyordu.
Cemil Meriç’in bir dosta mektubunda.
‘’Ölmek, unutulmaktır’’ diyordu;
‘’Hatırlandıkça yaşıyoruz’’...
Ben de diyorum ki:
Kenan Evren’i ölümsüzler defterine kaydedelim.
Hem de ısrar ediyorum.
Onu unutursak, yaptıklarını da unuturuz.
12 Eylül’ü de, diğer mühim günleri de..
Baksanıza, daha dün 12
Mart muhtırasının sene-i devriyesini
idrak ettik.
Ondan hemen önce, 28 Şubat kutlu gününü...
Hemen önümüzdeyse, 27
Nisan e-bildirisinin...
Sonra da 27 Mayıs darbesinin yıldönümü bekliyor, bizi.
Yaz bitiminde de 12 Eylül’e
vasıl olacağız...
Gerçi senenin boş
geçen pek çok günü var
daha, fakat...
Askeri rejimlere,
darbelere uyandığımız günlerin kıymetini bilirsek...
Hatırlarını sayarsak eğer...
Belki bu kadarla kalır, mühim günlerimizin sayısı.
Onun içindir ki;
Sağlıklı bir demokrasi,
sağlıklı bir hafıza ister.
Hafızamıza mukayyet olalım.
Söylediğim bundan ibarettir.