IMF?yi seyretmek iyidir

Piyasalar, diken üstünde... Ekonomi, bıçak sırtında... İş âlemi, tedirgin...

Piyasalar, diken üstünde...
Ekonomi, bıçak sırtında...
İş âlemi, tedirgin...
Borsa, kırılgan...
Ve, Türkiye seyrediyor.
Küresel ekonomide dengeler yeniden kurulurken...
Biz, yerel seçimlere kaptırmış gidiyoruz.
Uyandığımızda iş, işten geçmiş olacak.
Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Öyle mi?..
Bu konularda ahkâm kesmeye, müktesebatım elvermez.
İsmet Berkan iki gündür, keyifli bir dille yazıyor, o kısmını.
Benden de, öteki yüzünü duyun istedim.
Başbakan, IMF’yi seçim askısına aldı da...
Şimdi kenardan mı seyrediyoruz?
Diyorum ki, bazen IMF’yi seyretmek iyidir!
Diyorum ki, bazen askıya almak iyidir!
Hatta diyorum ki, bazen rest çekmek de öyle!...
Endişeye mahal yok!
Korkmayın.. hiçbir şey olmaz, diyorum.
Kaç kez gördük; kaç kez yaşadık...
Hep böyle olmadı mı?
17 Aralık 2004 gecesi...
Başbakan, son ana kadar gerdiğinde...
Adını Ankara kriterleri koyar, yolumuza devam ederiz, dediğinde...
Ankara kriterlerine ihtiyaç kaldı mı?
3 Ekim 2005 günü...
Başbakan, Kızılcahamam yolundaki bahçede, Şahinde teyzeyle laflarken...
AB, saatleri durdurmadı mı?
Esenboğa’da pist başındaki ATA uçağı, o gece kalkmadı mı?
Türkiye, AB ile resmen üyelik müzakerelerine başlamadı mı?
Başbakan, Davos’ta ipleri sonuna kadar gerdi...
Dünyadan koptuk mu?
Şimdi de IMF... Bir yere kaçar mı?
Türkiye, bu işten zararlı çıkar mı?
Uzun lafın kısası...
Başbakan, bunu hep yapıyor.
Kötü haber: Artık alışsanız iyi olur.
Bundan sonra da yapmaya devam edecek.
İyi haber:  Yine yanımıza kâr kalacak gibi.

Çok satan  ‘deli’ yanılgısı
Ergenekon’da gözaltına alındığı zaman, Yalçın Küçük için söylenmişti.
Ona ‘deli’ diyebilirsiniz belki ama Ergenekon’cu asla, diye.
Mesela başka kimler için bu söylenebilir?
Kim ki, fevri çıkışlar yapar...
Kim ki, bir dediği diğerini tutmaz...
Kim ki, siyasi peygamber edasıyla son gerçekleri tebliğ eder...
Kim ki, birdenbire parlar.. ağlamaya başlar.. kahkahayla güler.. .nara  atar...
O kimse meczup mudur?
Bir kimsenin deliliğine hükmetmek için bu alametler kafiyse...
Liste uzar da gider...
Bu tarife uyan, bizde çok bulunur.
Meczubu gerçekten bu kadar bol bir memleket miyiz?
Bence bize, daha somut bir kıstas lazım.
Kitap satışlarına bakarak bunu anlayabilirmiyiz, mesela?
Onlarca baskı yapmış bir kitap, herhalde çok satanlara girer.
Diyelim ki, bir kitap mağazasına girdiniz.
Raflarda aynı kitabın 5’ten 15’e kadar  sıralanan bütün baskılarını yan yana gördünüz...
Sahi, ne düşünürsünüz?
Eski baskıları hala duruyorsa rafta, elde kaldığını...
15. baskıya ulaştıysa çok sattığını, değil mi?
Mesela Ergun Poyraz’ın kitaplarını böyle görürsünüz de, bu muammanın içinden bir türlü çıkamazsınız.
Ben de çaresizlik içinde kıvranırken...
Bakın bir kitap, beni nasıl uyandırdı:
Diyarbakır dönüşü Enis Berberoğlu’nun elindeydi.
Okuma tercihlerimiz
benzer ya...
Hemen elinden kaptım kitabı.
Foucault’nun Ders Özetleri...
Enis Berberoğlu’nun altını çizdiği bir cümleydi.
Söylemin Düzeni başlıklı ilk bölümden:
‘’Ortaçağ’ın derinliklerinden bu yana deli, söyleminin diğer insanlarınkiler gibi yayılabilmesine imkân bulunmayan kişidir.’’
Eğer delilik mevzu bahis ise, sanırım Foucault’nun üstüne söz söylenmez.
O da ne diyor:
Meczupların sözleri yaygınlık kazanmaz.
Çünkü söylem, doğal ya da yapay bir çeşit seleksiyondan geçer.
‘Makul’ ile ‘makul bulunmayan’  ayıklanır.
İlki kabul görürken...
İkincisi kapı dışına kovulur.
Mefhum-u muhalifinden çıkan şudur:
Kitapları çok satan birini görürseniz bilin ki, o  meczup değildir.
Yani, kim ki kitapları çok satmaz, o meczup mudur?
Çok satanlar dilemması, bu kadarla kalmıyor ki.
Eğer ‘deli’ diyorsak...
Kitabı nasıl 15 baskı yaptı?
Yok eğer.. sattı diyorsak, akıllı mı kabul edeceğiz?
Birimiz yanılıyor ama kim?

28 Şubat’ın kudretli efendisi kim?
Dün, Milliyet’ten Taha Akyol’a gönderdiği açıklamaya baktım.
28 Şubat’ın Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, kendini müdafaa ediyordu.
Aydın Doğan’ın Çevik Bir’e iade ettiği ‘kovulacak yazarlar’ listesi...
‘’Ben öyle bir emir vermedim’’ diyordu.
Çevik Bir’in patronlara ilettiği o listeyi reddediyordu.
27 Mayıs’taki rolünü de...
28 Şubat darbesini de...
Erbakan’ın iktidardan düşürüldüğünü basından takip etmiş.
Mesut Yılmaz’ın başa getirilişini de...
O zaman akla şu soru geliyor:
Peki öyleyse kimdi, 28 Şubat’ın kudretli başkomutanı?
Yoksa, devrin Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel mi?
O da dün, Karadayı’nın son kasetini boşverin diyordu ya...
Bunlar safsataymış.
Hem varsayalım ki söylemiş, ne olacakmış...
Neyse...
Gerçekler er ya da geç nasılsa saklandığı
yerden çıkar.
Durun bakalım...