İsmime yazılı ihtarname

Dinleyici sıralarının en önüne kendimi koyup, sizi de davet ediyorum... Kendi kendime çektiğim bu ihtarnameyi...

Dinleyici sıralarının en önüne kendimi koyup, sizi de davet ediyorum...
Kendi kendime çektiğim bu ihtarnameyi, benimle birlikte siz de okuyun.
Yalana hâlâ teslim olmadıysanız, bu hasbihalime pekala kulak kabartabilirsiniz.
Bilhassa Dersim yazılarıma partizan tepki verenlere, anlamaya çalışmadan suçlamanın kolaycılığına sığınanlara şu kadarını söylüyorum;
Hikâyeyi, benim kadar siz de biliyorsunuz...
Neler olup bittiğini anlıyorsunuz aslında siz de...
Sokağa çıkıp, avazınız çıktığı kadar haykırmak istiyorsunuz...
Ama görünmez bir el, kapatıyor ağzınızı.
Sesiniz çıkmıyor...
Artık biliyorsunuz, o el sizin cenahtandır.
Boğulma duygusu bu... Çok sık yaşamaya başlıyorsunuz.
Nasıl zorunuza gidiyor, anlatamazsınız.
Daha doğrusu, anlayan çıkmaz, biliyorsunuz.
Cemaatinizin kalabalıkları, aç timsahlar gibi ağızlarını açmış, orada bekliyor sizi.
Eskaza diliniz sürçüp gerçeği ağzınızdan kaçırdınız mı, işte yandınız.
Korunma refleksleriniz alarmda, sıkı sıkıya tutuyorsunuz çenenizi.
‘Yanlış’a yanlış dememeye yemin ettirmişler sanki sizi.
O yemini bozarsanız, vay halinize!
Hayatınız bir anda cehenneme çevrilecek.
Medya muhitlerinin haracını yiyenler, Cengiz Han’ın gaddar orduları gibi gelecek üzerinize.
İyi kötü bir hayatınız var... O mütevazı hayatınız tar u mar edilecek...
Merhamet görmeyeceksiniz, taş üstünde taş bırakılmayacak size.
Önünüzde iki yol var şimdi;
Ya kollektif yalana ortak olacak, ya da sürüm sürüm sürünmeyi göze alacaksınız.
***
İster misiniz, hayatınızdan geriye bir yalan kalsın?...
Acılarınızı, sevgilerinizi, öfkelerinizi, arzularınızı kamufle ederek yaşamak ister misiniz?
İstemezsiniz ama, size ödetilecek bedelden korkuyorsunuz.
Bu, daha ağır geliyor izzet-i nefsinize.
Diliniz hepten dolanıyor, tutuklaşıyorsunuz.
Her doğruyu her zaman, her yerde söylememek!...
Dışı süslü, içi kokuşmuş bu vecizeyi, yegane geçerli kuralı haline getiriyorlar hayatınızın.
***
Suret-i haktan görünerek susturuyorlar sizi, zarar göreceğinizi söylüyorlar.
Umumi menfaat karşılığında, gerçeği saklamanızı istiyorlar.
Gel zaman, git zaman bu yalan, temel gerçeğiniz oluyor.
Bir de bakıyorsunuz ki, artık siz de ‘Saatleri ayarlama enstitüsü’nün mümtaz bir çalışanı olmuşsunuz.
Yalan üzerine kurulu bir düzeni sürdürmeye adamışsınız hayatınızı.
Öyle ki, günahlarınızı tanıyamaz hale gelmişsiniz.
Kendi kendinizin hem papazı, hem itirafçısı olduğunuz o mahrem günah çıkarma odanıza kaç zamandır girmediğinizi hatırlamıyorsunuz bile.
Utanıyorsunuz kendinizden, aynada gözlerinizin içine bakamıyorsunuz.
Söyleyin, kaça sattınız ki... Bile bile inkâr ediyorsunuz gerçeği.
En büyüğünü işliyorsunuz günahların.
İflah etmezsiniz artık, ruhunuz kirlenmeyi kabulleniyor bir kere.
İlk cinayetinizi atlattınız mı, gerisi çerez gibi geliyor...
***
Artık ‘bay siyaseten doğru’lardan birisiniz siz de.
Dininiz, imanınız üç kuruşluk menfaatiniz olmuş.
‘Yalan’a yalan diyememişsiniz, ‘doğru’ya doğru demekten alıkoymuşsunuz kendinizi.
Sahte ama neon ışıklı bir tabela seçmişsiniz kendinize.
Günahlarınıza ağlamayı unutmuşsunuz siz...
‘Yapmayın etmeyin, ayıptır günahtır... Dersim de zulümdür, Sivas da zulüm... Zulümdür zulüm’ diyememişsiniz.
Kurşuni bir esaret altındasınız.
Bir gün ‘Batsın bu dünya’ deyip, direksiyonu uçurumdan aşağı kırarsanız,
işte o gün özgürleşmişsiniz demektir.
Ne diyelim, o güne kadar, ‘geçmiş olsun’ size.