İtirafçıların sonu

Bir zamanlar PKK itirafçıları vardı. Onları, umut diye sunmuşlardı bize.

Bir zamanlar PKK itirafçıları vardı.
Onları, umut diye sunmuşlardı bize.
En kurnaz psikolojik harekât uzmanları, en uyanık istihbaratçılar, en gözü pek özel harpçiler kafa kafaya verip icat etmişlerdi...
Teröre karşı sözde en güçlü silahımız olacaklardı.
Özenle çalışılmış güya parlak bir projeydi, itirafçılar.
Fiyakalı lakaplar, türlü türlü kimlikler, façalı yüzler verilmişti onlara.
Öyle bir işe bulaştırılmışlardı ki, dönüşleri olmayacaktı bir daha.
Kuralları acımasız olan bir dünyada, lanetli damgası vurulmuştu sırtlarına.
Efendilerine karşı sadakatten başka seçenek bırakılmamıştı önlerinde.
Hayatta kalabilmelerinin tek yolu buydu.
Hesapta birer savaş makinesi olarak tasarlanmışlardı.
Yalnız umulduğu gibi gitmedi.
Çeşitli arızalar başgösterdi...
Suçluluk psikolojisiyle, temiz hiç kimse bırakmayacak kadar saldırgan...
Aşağılık kompleksiyle, her yeri kirletecek kadar gaddar...
Zaaf ve düşkünlükleriyle, dünyalık edinmeyi hayatlarının gayesi sayacak kadar gözü dönmüş...
Hatalı tipler peydah oldu.
Saf değiştirip, sureta devletin kılıcını sallamaya başlamışlardı.
Daha doğrusu biz öyle sanmıştık.
Zamanla anladık ki, devlete bir çalışırken, iki de kendilerine yazıyorlarmış.
Çok vukuatlarını gördük, terörle mücadeleyi geçim kapısı yaptılar.
Sorunu çözmeye de bir faydaları olmadı.
Daha da derinleştirdiler.
Şimdi esameleri okunmuyor.
Dağdan inişler başladı, onlar, kim bilir nerede, ne yapıyorlar?
***
Dağdaki durumları nedir, tam bilemedik.
Ama şehirlerde havalarından geçilmiyor, kendilerinden önce adları gidiyordu.
Korku krallığının keskin kılıçları vardı ellerinde.
Acımasız birer tırpan gibi kesip biçiyorlardı önlerine çıkanı.
Duyduk ki, arada gayri meşru aleme de nizam vermeye girişiyorlardı.
Zamanla patronları olduğunu öğrendik, onları azmettiren...
Bazıları, birkaç karargâha birden hizmet ediyorlar...
Karşılığını da peşin alıyorlardı.
Kimin, kimi kullandığını hiç çözemedik...
***
En parlak dönemlerini JİTEM’le yaşamışlardı.
Astıkları astık, kestikleri kestikti.
Yeraltı alemine öyle nam salmışlardı ki, bir selamları yetiyordu iş görmeye.
Şöhretleri, almış başını yürüyordu.
Hem kahraman muamelesi görüyor, hem de alemi haraca kesiyorlardı.
Yükselişleri gibi, yıldızlarının sönüp gitmesi de bir oldu.
Karanlık bir dönemin en karanlık gecelerinde ortaya çıkıp, ardı sıra kayboldular.
Nereden gelip, nereye gittikleri hala bir sırdır.
Arkalarında kirli hatıralar, gizem dolu şehir efsaneleri bıraktılar...
Keşanlı Ali’ye nazire destanlara yazıldılar.
Açtıkları faili meçhul dosyalarsa, hâlâ kapanmadı.
Ne vartalar atlatmışız meğer?
***
Cengiz Han belgeselinde izlemiştim.
Kan kardeşi Camuka’nın ordusu, Cengiz Han’a yenilmiş...
Camuka, birkaç adamıyla kaçıp kurtulmuş...
Ve sonra ihanete uğramış... Generalleri, Camuka’yı derdest edip, elden teslimat yapmaya gelmişler...
Cengiz Han, ödüllendirilmeyi bekleyen o generallerin kellesini vurdurmuştu, gözünü bile kırpmadan.
Tekrar kardeş olmayı teklif ettiği Camuka ise, onurlu bir ölüm dilemişti Han’dan.
Kısacası;
‘Bugün bana ihanet eden, yarın sana da edecektir.’
İtirafçılardan medet umulmaz!
Anlamak için, aynı tecrübeyi daha kaç kez yaşamak gerekecek?