İzmir?de ?Ya Allah? sesleri...

Bir de baktık ki, kendiliğinden bir ?miting izleme grubu? oluvermişiz. Diyarbakır?da Başbakan?ı izlemeye birlikte gitmiştik.

Bir de baktık ki, kendiliğinden bir ‘miting izleme grubu’ oluvermişiz.
Diyarbakır’da Başbakan’ı izlemeye birlikte gitmiştik.
Şimdi de aynı kadro, İzmir’de Devlet Bahçeli’yi dinlerken bulduk, kendimizi.
Kordon’da, Gündoğdu  meydanındayız.
Kürsüde, MHP lideri Devlet Bahçeli.
Dikkat kesildim; cereyanlar hâlâ kesik mi, diye.
Yok, bu kez hazırlıklıydı.
Her güne iki miting sığdırması da bunun göstergesi.
Bahçeli, Manisa mitingini tamamladığında...
İzmir’de hava çoktan açmıştı.
Yağmur, yerini yalancı bir bahar güneşine bırakmıştı.
Gündoğdu’ya uzanan Kordon boyunca ‘ya Allah, bismillah, Allah-ü Ekber’ nidalarıyla...
‘Türkeş’in askerleriyiz’ diyerek yürüyen küçük gruplar gördük.
Yürüyorlardı, nizami bir şekilde.
Muazzam bir kalabalık
denemezse de...
Platform çevresinde çoğu genç ve orta yaş ülkücülerden bir kitle çıktı karşımıza.
Kampanya marşları eşliğinde Bahçeli’yi bekliyorlardı.
MHP’yi düşündüm.
Galiba eskiye dönüyor.
Maceraya açılmaktansa,
emniyet arıyor.
O da eskilerde...
Bahçeli’nin meydan profili, rekabetçiydi.
Fark ettim ki, Baykal’la değil Başbakan’la yarışmak istiyor.
Bu gidiş de, Baykal’la
benzeşmeye zorluyor.
Bana öyle geldi.
Söylemler sizce de örtüşmüyor mu?
***
Şöyle bir duyguya kapıldım.
Benzerlerin rekabetine tanık oluyoruz.
Geçen seçimlerde CHP, MHP’ye öykünmüştü.
Şimdi de AK Parti’ye
benzeme gayretinde...
MHP’ye gelince...
O da, CHP temalarına kayıyor.
Farkını göstermek yerine, genetik zıddıyla aynılaşmaya...
Siyasetin alanı daralıyor.
Çarşafa, Nevruza, medyaya hapsoluyor.
Bir de liderlerin gövde gösterisine.
Siyasetteki bu sıkışma nasıl aşılacak?
Rekabette aslolan farklılaşmadır.
Benzeşmek değil...
Benzerlerin rekabetinden ancak doğan görünümlü şahin çıkar.
Akraba evliliği gibi...
Diyorum ki, oy havuzunu genişletmeli.
Olmadı, bari kol mesafesinde açılmalı ki...
Birbirlerinden farkları nedir, anlayalım.

İzmir’in başına Devlet mi gelecek? 
Sloganlara bakınca, bunu sormamak elde değil.
‘Devletin başına Devlet gelecek’ diyorlardı.
Sanki İzmir’e başkan
değil de, Türkiye’ye başbakan seçmeye gidiyorlar.
Adayları Müsavvat
Dervişoğlu oysa...
Anlıyoruz ki, genel seçim niyetine oy kullanacaklar.
Amaç, İzmir’i kazanmak olmasa bile oylarını artırmak.
Kampanya sloganlarını duymuşsunuzdur.
‘Ülke senin, karar senin: ülken için yüreğini koy’.
Duygusal bir görev
çağrısı gibi.
Yeni seçmene açılmaktan ziyade...
Sadık seçmeni, sandık başına zorlamak...
MHP için bütün mesele
bu mu?
Seçmeni mobilize etmek
için lazım olan...
Biraz heyecan, biraz da galeyan...
İşte buna oynuyorlar, dedim.
Fakat seçilmiş rakip Başbakan mı, Baykal mı olmalıydı?..
Anlayamadım.
Bahçeli yarışı kızıştırıyordu.
Mazeret yerine meydan okuyordu.
O da medyadan şikâyetçi...
‘Tahterevalli siyaseti var’ diyordu.
‘Bir ucunda Başbakan, diğerinde Baykal oturuyor’...
Beni de aranıza alın mı, demek istiyor?
Oyuna girmek istediği kesin.
Baktım, keskin nişancılar... polisler... kamu görevlileri...
Hepsi meydanda yerlerini almıştı.
Cereyanları kimin yaktığı belli, dedim.

Diyarbakır farkı
Kanaatim şudur:
Bu seçimlerin sürprize
açık iki büyük şehri var.
Biri, Diyarbakır.
Diğeri de İzmir.
Diyarbakır’a gidememek bir fark.
AK Parti, Diyarbakır’a gitmeyi rekabet alanına çevirdi.
Baykal ve Bahçeli, farkı
kapatmak için bir öneriyle çıktı.
1 Mayıs ve Nevruz için
bayram önerisi.
Diyarbakır’a gitmenin
yerini tutar mı?...
Onun yerine ikâme olur mu, bilmiyorum.
Yine de kayda değer bir
çıkış... Kabul.
***
Diyarbakır notlarımda demiştim ki:
“Sayın Baykal... Sayın Bahçeli...
Şimdi Diyarbakır zamanıdır.
Haydi, siz de bu yarışa katılın.
Gelirseniz, söz!.. Sizi de İstasyon Meydanı’nda dinlerim.”
Madem Bahçeli, Diyarbakır’a gitmeyeceğini ilan etti.
İşte ben de İzmir’de
dinlemeye geldim.
Sırada Deniz Baykal var.
Miting izleme grubu olarak...
Fırsat kolluyoruz.
Hangi meydanda yetişirsek,
orada dinlemeye hazırız.

Ben Demirel olsaydım...
Meğer ben yalnız değilmişim.
Ne çok varmış, Demirel’in çıkıp konuşmasını bekleyen.
O vicdan mahşerinde bir gün karşılaşmayı hayal eden...
Demirel’e ‘helalleşme’ çağrıma, farklı tepkiler aldım.
Bu dünyadayken, temsili bir mahşer gününde buluşup...
28 Şubat hesabını
kapatma hayalime...
Kızanlar da oldu,
destekleyenler de.
Kimi, benim gibi umuda kapıldı.
Kimi, hiç gerçekleşmeyecek bir hayal olarak gördü.
Hatta, Kenan Evren gibi onun adını da bütün defterlerden silelim diyenler çıktı.
Bana, kendi vicdan mahkememi kurma önerisiyle gelenler de...
Bütün bunlar bir yana...
Henüz sayın Demirel’den hiçbir tepki almadım.
Belli ki, bu fikir en azından onu pek kızdırmamış.
Bakarsınız, o mahrem celsede toplanıvermişiz.
Belli mi olur?
Gelen tepkilerden biri,
bende bu duyguyu uyandırdı.
Adı bende saklı okur, diyordu ki:
“Ben Demirel olsaydım...
Kutunun altın anahtarı
bende olsaydı...
Paslanmış kapıları aralayıp, süzülen ışığı kalbime doldururdum.
Tarih kitaplarında, kendime ve Kır At’ıma temiz bir sayfa açtığımı düşünerek...
Huzur içinde yürürdüm sonsuzluğa.”
Ben de Demirel olsaydım...
Ağzıyla kuş da tutsa...
Zembille göğe de çıksa...
Her şeyi itiraf da etse...
Nedamet duyup af da dilense...
Hakkımı helal etmezdim, diyenlere bakmadan...
Kendime bu iyiliği yapardım.
Kendi vicdan mahkememde
sanık sandalyesine oturur, şahitleri huzura çağırırdım.
Ve başlardım herşeyi bir bir anlatmaya...
Ama o, ben değilim işte!