Kader diyemezsin...

Sel felaketinin sonuçlarından kim sorumlu? Ölenlerin, yakınlarını kaybedenlerin, maddi ve manevi zarara uğrayanların hesabını kime soracağız?

Sel felaketinin sonuçlarından kim sorumlu?
Ölenlerin, yakınlarını kaybedenlerin, maddi ve manevi zarara uğrayanların hesabını kime soracağız?
Doğal olarak, bir yandan da bu tartışma devam ediyor.
Ve meselenin ‘kader’ boyutu, kendiliğinden bu tartışmanın merkezine yerleşti.
‘Ölüm Allah’ın emri’ deyip, çıkabilir miyiz işin içinden?
‘Kader’ deyip, geçebilir miyiz?
Ya da ‘İlahi ceza’ olarak görebilir miyiz, başımıza gelenleri?
***
Kader bahsi, esasen ilahiyatın alanına girer.
Fakat bu sorularla, siyasi söylemin de parçası haline geldi.
Muhalefet ehli, ‘kaderin masumiyeti’ inancına bağlı.
Suç, onun üzerine atılamaz.
Bu görüşün sahipleri, doğrudan doğruya kamu idarecilerini, Başbakan’ı, Belediye Başkanı’nı felaketten mesul tutuyor.
‘Tamam da, idareciler sele ne yapsın?’, ‘Hem ölüme çare  yok ki’ diyenler ise, kaderci bir çizgide gidiyor.
Anlayacağınız, teolojinin ihtilaflı konularının başında gelen kader tartışması, iyice siyasallaşmış durumda.
Yalnız, bu kısmı pek beklenmeyecek bir durum sayılmaz aslında.
Çünkü mezhepler tarihi bakımından da kader itikadının çıkış noktası, bu tür siyasi pozisyon almalardan bağımsız düşünülemez.
Yani, kadere yaklaşımdaki farklılıktan zannedilse de ayrışma, özünde siyasi niteliklidir.
***
İsterseniz, kader inancının nasıl siyasallaştığına burada ara verip, dikkatimi çeken bir haber metnini okuyalım.
Anadolu Ajansı’nın 10 Eylül’de servise  koyduğu bir haber...
Benzer birçok hadise ve menkıbe duymuşsunuzdur mutlaka, yine de bambaşka bir açı kazandırıyor tartışmaya.
Dış mahreçli bu haber, aynen şöyle:
“Avusturya’da, mahsur kaldığı asansörden, ettiği duaların kabul edilmesiyle kurtulduğuna inanan bir Katolik, Tanrı’ya şükretmek için gittiği kilisede mihrap taşının üzerine düşmesiyle öldü.
Polisin verdiği bilgiye göre, asansörde mahsur kalan ve kendisini buradan kurtarması için Tanrı’ya yakaran Gunther Link (45), kurtulur kurtulmaz kiliseye koştu.
Dini bütün bir insan olan Link, kilisede kendisini kurtardığı için Tanrı’ya şükretmek istiyordu, ancak Viyana’daki Weinhaus kilisesindeki antik mihrap taşının altında kalarak oracıkta hayata veda etti...”
Hadi bakalım, buna ne buyrulur?...
Gunther Link’in günleri dolmuştu, eceli gelmişti  ve yeri de kiliseydi... De, onun için mi asansörde ölmedi?
Ne olursa olsun orada ölecekti de, o gün kiliseye gitmesi için mi asansörde kalıp, kurtuldu?
Yahut, bu iki olayın birbiriyle hiçbir illiyet bağı yok muydu?
Aralarında sebep-sonuç ilişkisi aramamız, saçmalık mı?
Bunu asla bilemeyiz; onun için adına ‘kader’ deriz.
Bizi aşar, çünkü.
***
İnsan, ilahi irade karşısında özgür müdür?
Kader, her şeyin planıysa, insanın rolü nedir?
Kader mevzusu, itikad mezheplerini hem var eden, hem de bölen temel ayrışma konusudur.
İnsan, kendi fiillerinin sahibi midir?
Yoksa, iyi ve kötü her ne eylem varsa, hepsini yaratan Allah mıdır?
Bu soruya verilecek her cevabın günah-sevap muvazenesi, dünya ve ahiret işleri açısından da sonuçları olduğu muhakkak.
Cevaplar, ‘Hayır da şer de Allah’tandır’ şeklindeki tam teslimiyetçi bir noktaya götürürse bizi...
Başka türlü siyasi yorumları olur.
‘Mevcut duruma karşı gelmenin, kadere, dolayısıyla onu bizim için önceden belirlemiş olan İlahi iradeye karşı gelmek’ olması gibi.
Yok eğer insan, pre-deterministik bir zincirle kadere mecbur değilse...
Özgür iradesiyle yapıp yapmadıklarının sorumluluğunu taşıyacaktır.
O zaman statüko da, bizim için takdir edilmiş ilahi bir murad olmaktan çıkacak...
İnsanın iradesine tabi, değiştirilebilir bir dünya haline dönüşecektir.
Bu durumda, kendimiz için neyi seçer ve neyi yaşarsak, kaderimiz odur.
Bunun siyasi uyarlamasını yapmaya sanırım ihtiyaç yok.
Sel felaketi için ‘Kader’ deyip geçemeyiz yani.
Başımıza gelenlerin sorumluluğunda... Biz de, hep birlikte pay sahibiyiz.