Kayseri?de tuhaf işler

Kayseri?de tuhaf şeyler oluyor. Hem de çok tuhaf!

Kayseri’de tuhaf şeyler oluyor.
Hem de çok tuhaf!
Ben, karışık işler diyeyim.
Siz deyin ki, esrarengiz olaylar...
Ben, çok şeye gebe, diyeyim.
Siz deyin ki, ilginç rastlantılar...
Eski özel harekat şefi İbrahim Şahin’in civarda dolaştığı günlerde...
Sessiz ve derinden öyle bir gürültü kopmuş ki...
Sesi, bize yeni ulaşıyor.
Önce Ergenekon davası, Hava İkmal Komutanlığı’nda uç verdi.
Bir albay, ‘karargâh evleri’ soruşturmasında gözaltına alındı.
Sonra, garnizondan ‘fişleme’ haberleri geldi.
Ve,  Ergenekon sanığı Albay’a sahip çıkıldığı, emirle para toplandığı...
Ardından, Genelkurmay Başkanlığı’nın yalanlaması.
Halkın Garnizon Komutanı’na karşı kışkırtıldığı söylendi.
Daha sonra, ‘sahte emir’ çıkarmaktan iki astsubayın tutuklanması..
Hipnozla ifade alındığı, işkence yapıldığı iddiaları...
En son da, Cizre’deki kazılardan fışkıran kemikler...
Silopi’deki kuyularda beliren izler...
Ta Kayseri’ye kadar uzandı.
Bu kez, Jandarma Alay Komutanı, gözaltına alındı.
93-96 yıllarındaki kayıp vakaları, faili meçhul cinayetler sorulacakmış...
***
Ölüm kuyuları, patlamaya hazır bir volkan gibi.
İçten içe kaynıyor.
Kuyulardaki sırlar, lav gibi...
Sabırsız, dışarı çıkmak istiyor.
Derinlerdeki magma, Kayseri’yi dahi  ısıtıyor, baksanıza!
Bir de o kuyular, kusmaya başlarsa...
Siz, düşünün artık.
***
Bütün bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler olabilir mi?
Sezgilerim hiç de öyle demiyor.
Sanki birbirinin öncüsü ve artçısı sarsıntılar...
Adı konmamış bir çekişmeye, çatışmaya, itiş-kakışa tanık oluyoruz.
Kayseri’de neler oluyor?
Kimlerin hesaplaşma alanına dönüştü?
Hesap içinde hesap mı var, yoksa?
Şimdilik kestiremiyorum.
Ama iz üzerindeyim.
Emin olabilirsiniz, bir yerden patlar.
Olmadı, zaten kendiliğinden dökülmeye başlar, gerçekler.
Şimdilik,  perdenin önünde korucular ve PKK itirafçıları var.
Karşılıklı itiraflar, suçlamalar duyuyoruz.
O sır perdesi, çok sürmez muhakkak kalkar.
O kör kuyulara
gömülen sırlar, er-geç gün ışığına çıkar.
Az kaldı; bekleyin...

Talabani’nin Kürtlük’le imtihanı
Bir sabah şöyle bir soruyla karşılaşsanız:
Celal Talabani Kürt müdür,
değil midir?
Ya Mesut Barzani?...
Ya Mahsun Kırmızıgül?...
Peki ya, Kudbettin Arzu
için ne dersiniz?
Bu sorular da nereden
çıktı, demeyin.
DTP’li Emine Ayna başlattı.
‘Güneşi Gördüm’ filmini izleyen Sırrı Sakık sürdürdü.
Meydanlarda başka DTP
sözcüleri de kaşıyor.
Sonunu beklemeye gerek yok.
İş, benim sorularıma
kadar geldi bile...
***
Eskiden iyi Kürt, kötü Kürt ayrımı vardı.
DTP çizgisinde siyaset yapanlar, kendilerinden olmayanları böyle tasnif ediyorlardı.
Terör örgütü de böyle...
Devletin Kürtleri, deniyordu.
Son yıllarda AK Parti’nin Kürtleri oldu.
İyi Kürt, kayıtsız şartsız ‘silah’tan yana tavır alandı.
Terör örgütünden, onun siyasi uzantısından yana...
Kötü Kürt ise, terörü sorgulayan, karşı çıkan, itiraz eden...
Bir de safını belli edenler ve etmeyenler...
Saf seçmeyenler bile kurtulamıyordu.
Taraf olmayanın hakkı ne de olsa bertaraf edilmektir, ilkesince...
Ya ondansın, ya benden deniyordu.
Ya dostsun, ya düşman.
En çok da arada kalanların canı yanıyordu.
Açık hedef olarak... sahipsizdiler... korunaksız...
Daha kolaydı, haklarında ‘vur emri’ çıkarmak.
Hem tek taraflı da değildi, bu mekanizma.
Tersinden ve düzünden çalışıyordu.
Bir tarafta, devlet adına meydana çıkanlar...
Diğer tarafta, devlete karşı eline silah alanlar...
İki taraf da elde kalem, liste yapmakla meşguldü.
Kara listeler...
Vay ki, arada kalanların haline!
İki listeye birden girenler...
Onlardan bazılarının DNA’ları şimdi kör kuyularda.
Neyse ki sonunda hukuk, devreye girdi de...
Bir kez daha gecikmiş adaleti arıyoruz.
Ama bu kez umut var, bakışlarımızda.
Bekleyişimiz, tünelin ucundaki ışığı görmekten...
***
Ve fakat, gelin görün ki...
DTP çizgisindeki siyaset, iyi-kötü ayrımcılığını bir kademe daha yukarı çekti.
Artık son perdeden konuşuyorlar.
Devlet, Kürt kimliğini inkâr siyasetinden vaz geçmişken...
Onlar, tersinden bir inkâr siyasetiyle çıkıyorlar karşımıza.
Diyorlar ki; ‘Kürtlüğün ölçüsü, DTP’dir.’
Yani kimliğinizi DTP tayin eder...
DTP karşısındaki duruşunuz, Kürt olup olmadığınızı belirler.
DTP’ye itirazlarınız varsa...
Oy vermiyorsanız... Başka yerde siyaset yapıyorsanız...
Kafadan mustafi sayılıyorsunuz.
Anadan doğma kimliğinizi, kaybetmiş...
Kürtlüğünüzden istifa etmiş oluyorsunuz..
Ellerinde kalem kâğıt, etnik kimlik dağıtıyorlar.
Gıyabınızda karar veriliyor.
İhraca, mahkûm ediliyorsunuz.
Artık kimliksiz yaşayacaksınız, deniyor.
Vatansızları biliyorduk...
Bir de kimliksizler çıktı, başımıza...
DTP’yle hemfikir olmamanın cezası...
Kimliğinize basıyorlar, kırmızı damgayı:
‘Yok hükmündedir’.
Bir tür siyasi ölüm fermanı!
Bu da, kimlik
siyasetinin vardığı son nokta, işte!
***
Bakın, ilk elde kimlerin ‘Kürtlüğü’ tehlikede?
PKK’ya, ‘ya silahı bırak, ya da Irak’tan çık!’ dediği için, Talabani...
Erbil’de,
‘silaha karşı’ Kürt konferansı düzenleyeceği için, Barzani..
Güneşi görmeye cüret ettiği için, Mahsun...
DTP’ye karşı AK Parti’den rakip çıktığı için, Kudbettin Arzu...
Şimdi, Kürtlük’le imtihan ediliyorlar.
Hepsi, Kürtlüklerinden ihraca namzet...
Bakalım, bu ihraç ameliyesi nereye kadar gidecek.
***
Sanki sınav açmış, Kürtlük sertifikası veriyorlar.
Eğer kabul ederlerse, bu da ‘ihraçcıların’ sınav kâğıdı olsun.
Benden aldıkları not şudur:
Belki Kürt olabilirsiniz ama demokrat olamamışsınız.
Ki ben, ‘önce insan’ olarak görmeyi tercih ederim.
Etnik kimliğiniz, siyasetinizin parçası olmasa...
Çok iyi demokratlar olabilirdiniz, oysa.