Keşke Topkapı'da olsaydım

Ekranda, tekbirlerle Topkapı Sarayı'nı kuşatanları görünce, hayıflandım. Cumartesi akşamı, ünlü piyanistimiz İdil Biret'i dinlemeye, 2 bin kişi gitmiş.

Ekranda, tekbirlerle Topkapı Sarayı’nı kuşatanları görünce, hayıflandım.
Cumartesi akşamı, ünlü piyanistimiz İdil Biret’i dinlemeye, 2 bin kişi gitmiş.
Saray’ın birinci avlusunda, açık havada buluşmuşlar.
Dışarıda ise, 100 kadar eylemci, protesto için toplanmış.
‘Keşke, ben de orada olsaydım’ diye, iç geçirdim.
Keşke kalkıp, o konser için İstanbul’a gitseydim.
Ama dışarıda değil, içeride dursaydım.
***
O konseri kaçırdığıma, gerçekten üzüldüm.
Olay, bana, Kennedy’nin 1963’teki Berlin ziyaretini hatırlattı.
(Batı) Berlin muhasara altında... İkmal yolları kesilmiş, aileler parçalanmış, halk umudunu yitirmek üzere...
Şehri bölen ‘utanç duvarı’, demir bir perde gibi dünyayı da ikiye ayırmış...
Ama Batı Berlin, ‘özgür dünya’nın serhat kalesi, düşmemeli...
Başkan Kennedy, batı parçasında o tarihi konuşmasını yapıyor.
‘’Ben bir Berlin’liyim’’ diyor.
‘Özgür dünyanın bölünmez bütünlüğü’nü savunuyor.
26 yıl sonra ‘özgür dünya’ tekrar birleştiğinde, geriye Berlin’lilerin yaşadığı acılardan başka bir şey kalmamış... Kennedy kazanmıştı.
***
Gerçi, semboller üzerinden siyaset yapmayı bırakmadıkça, gelecek için umut görmüyorum.
Ama madem ki ‘sembolizm’, sari bir hastalık gibi bütün ikmal yollarımızı kesiyor...
Zihinlerimizi, bu ‘hamaset’ şehvetinin esaretinden kurtaramıyoruz...
O halde, aynı yola başvurmak mubah sayılır.
Tarafımı seçiyorum, özgürlüklerden yanayım.
Beni de oraya yazın, ben de birinci avlu ahalisiyim.
Farklılığın olmadığı yerde zaten, özgürlük diye bir mesele olmaz.
Sadece senin, benim özgür olduğumuz bir yer, senden, benden başkasına hayat hakkı tanınmayan yerdir.
Görelim artık, aynı silah bizi de vuruyor çünkü...
Herkesi kendimize benzetmeye çalışmak, farklılıkları değil, bizzatihi özgürlüğü yok ediyor.
***
Bir sorunumuz daha var...
Her şeyi anlarım da, bir piyano konserine ‘işret âlemi’ muamelesi çekilmesini anlayamam.
Ne yandan gelirse gelsin, bu ‘sosyal cebir’ zihniyeti, hepimizi tehdit ediyor, bütün bir özgürlük dünyasını.
Bu ülkede dindarlar da yıllardan beri, aynı hamasi saldırıların ‘simetrik mağdur’u olmadı mı?
Sonra protestocular, neden tekbirlerle slogan atıyor?
Kimseye, Allah adına hareket etme vekaleti verilmiş değil ki...
Keşke onlar da, ‘Allah’ın askerleri’ymiş gibi değil, bir siyasi partinin gençlik kolları gibi davransaydılar...
BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu’nun eylemi sahiplenmemesini, bu açıdan hem cesur, hem de çok anlamlı buldum.
Bu dünyada günahkârların çetelesini tutup, cezalandırmaya kalkışmak kimin neyine!...
Siz işlemeyin o günahı, size yeter.
Yok eğer, değerlerinizin çiğnendiğini düşünüyorsanız, ona gösterilecek tepki de bu üslupla olmamalıydı. 

Giyinik empati, çıplak empati...
Pazar günkü ‘Ayşe Arman’ yazıma iki türlü tepki aldım.
Birincisi; daha yazacaklarını okumadan eleştirdiğim, hatta ‘aşağıladığım’ şeklindeydi.
İkincisi ise; ‘Az bile söylemişsin’ türünden olanlar...
Demek ki, ifade-i meramda sorun var.
O zaman, bir de şöyle deneyelim.
Aslında Ayşe Arman’ı samimi buluyorum.
İnanarak yazıyor, ki bunu önemserim.
Gerçekten tesettürlü kadınların halet-i ruhiyesini anlamaya çalıştığını düşünüyorum.
Ama ‘iyi niyet’ yeterli mi?
***
‘Giyinik empati’, şekli benzerlik kurmaktan öteye geçmiyor.
Aynı libasın içine girmek, örtünen kadınların ruh dünyasına giriş vizesi değildir.
Oraya, içe dönük uzun bir yoldan geçilerek girilir.
Ayşe Arman’ın da bunu peşinen kabul ettiğini görüyorum.
Ama yan sonuçlarından ne kadar kaçınsa da, ‘şeklen mukayese’ ediyor, ‘biçimsel empati’ kuruyor...
Onun için, meraklı bir
Fransız turist gibi sokaklarını arşınladığı ‘karşı mahalle’nin,  ‘incitilmiş’ hissetmesine mani olamıyor.
Çünkü o mahalle, tıpkı bütün diğerleri gibi ‘dış görünüş’ten ibaret değil.
Öyle resmettiğinizde, yaptığınız, kaba bir karikatür çizmekten farksızdır.
Alaya alan, kafa bulan, aşağılayan bir karikatür...
Tersini düşünün... Karşı mahalleden tepesi atan biri, mini etekle öteki mahalleye inse...
‘Çıplak empati’ yapıp, hissettiklerini kaleme alsa...
Sonra da, kendini ne kadar ‘ucuz’ hissettiğini söylese...
Kadınların ‘duygu dünyaları’na karşı, çok büyük bir haksızlık olmaz mıydı?
***
Gelen tepkilerden anlıyorum ki, hangi mahalleden olursa olsun kadınlar, en çok hemcinslerinden anlayış bekliyor.
Çünkü bir kadını, en iyi, başka bir kadın anlar.
Tepkilerden biri şöyleydi:
“Kör olası, bir zahmet
üniversite kapılarına da gitseydi... Ya da devlet dairesinde iş aramaya kalksaydı...
Olmadı, sevdiğinin mezuniyeti için askeri törenlere...Ordu evlerindeki akraba düğünlerine girmeyi deneseydi bir de...
O zaman baskı var mıymış, yok muymuş çok iyi görürdü.”
Ben, gene de Ayşe Arman’ın ‘empati’ çabasını ‘sempati’yle karşılıyorum.
Okurum gibi ‘kör olası’ demiyorum.
‘Kör olmasın ki, görsün bunları’.