Kürt meselesini Hızır çözsün bari

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, 'Öcalan'a kırmızı ışık yakmış.' 'İmralı, denklem dışındaymış.' 'Çözüm yeri orası değil, Ankara'ymış.'

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, ‘Öcalan’a kırmızı ışık yakmış.’
‘İmralı, denklem dışındaymış.’
‘Çözüm yeri orası değil, Ankara’ymış.’
Temsilcilere söyledikleri, dünkü gazetelerin birçoğunda böyle yorumlandı.
Davutoğlu’nun sözlerini, ben de dikkatlice okudum.
Arkadaşlar kusura bakmasınlar, ama aynı şeyi anlamadım.
‘Öcalan’ın sürece dahil edilip edilmeyeceği’, sorulmuş.
Bu kadar fazla hassas denge varken, bir siyasetçi için çok zordur, doğrudan cevap vermek.
Davutoğlu da, etrafından dolaşıp, risksiz bir kaç diplomatik cümle sarfetmiş.
Demiş ki; ‘’Türkiye, kendi iradesiyle çözüm üretir. Meşru zeminler bellidir, başka zemin aramamak lazım.’’
Bir; bu tecelliden o mana çıkmaz.
İki; çıksa bile, fiiliyatta karşılığı olmaz...
Sadece iş, yine Hazreti Hızır’a havale edilmiştir.
***
En can yakıcı sorunumuzda, gelip dayandığımız engele bakın!
Bir yol haritasıyla her şey hallolacak da, mesele, bu haritayı kimin çizeceği...
Gerisi tamamdır; olay, projenin mimarını bulmaya kaldı!
Hükümetin haritası mı olacak, yoksa Abdullah Öcalan’ınki mi?...
Yani silahlar bırakılacak, akan kan duracak, dağdakiler ovaya inecek, bu kavga bitecek  bitmesine ama, kimin demesiyle bunu yapacaklar?
Bütün mesele bu, öyle mi?...
Madem burada tıkandık, Kürt meselesini Hızır aleyhisselam çözsün bari.
***
Yöntem, çözümün parçasıdır, doğru...
Fakat, çözümden önde gelmez.
Hiçbir usül, esasın yerini tutmaz.
Netice var mı, ona bakmak lazım.
Bizim halimiz neye benziyor, biliyor musunuz?
‘Kul sıkışmayınca, Hızır imdada yetişmezmiş.’
Manasının bir tevili de şudur:
Bütün yolların bittiği  yerde, mutlaka yeni bir yol başlar.
Bütün kapıların kapandığı bir anda, mutlaka yeni bir kapı açılır.
Hasılı, çözümsüz sorun yoktur.
Çözemediğiniz sorunları zamana bırakın...
Zaman, nasıl ki her derdin ilacıdır; mutlaka sizin yerinize de sorunlarınızı çözer.
Bunu tecrübeyle bildiğimizden midir, nedir...Biz hep sıkışmayı bekleriz; zaman, gelip çözsün diye...
Çünkü sıkışıklık zamanı, göz gözü görmez, herkes kendi başının derdine düşer.
Haritayı kimin çizdiği, artık kimsenin umurunda olmaz.
Yeter ki, bir çıkış yolu bulunsun!...
Yeter ki sonunda dertten, ıstıraptan kurtuluş olsun!...
‘Hızır acil’lik olmak için, daha ne kadar canımız yanmalı?
*** 
Hatırlayın;
Başbakan Erdoğan, ‘alt kimlik-üst kimlik’ lafını ortaya ilk attığında, nasıl kızılca kıyametler koptuğunu...
Mehmet Ağar, ‘dağda siahla gezenlere  düz ovada siyaset yapmayı’ önerdiğinde, nasıl recme tabi tutulduğunu...
Çok geçmeden de aynı dilin, devletlu zatlar tarafından nasıl tekrarlanmaya başladığını...
Herkesin, ‘realiteyi!’ tanımak için nasıl yarışa girdiğini...
Peki, böyle olmak zorunda mıydı?
Yahu, Atatürk’ün referansı bile Başbakan’ı, ‘ulusalcı linç’ kampanyasından kurtarmaya yetmemişti...Hatırlayın!...
Gün geldi, bildiğimiz Deniz Baykal bile, ‘Terör ortadan kalktığında af meselesini konuşuruz’ demedi mi?
‘Bir toplumsal barış projesi olarak uygulanabilir’ sözü, ondan çıkmadı mı?
Aynı Baykal, daha bir kaç gün evveline kadar, ‘Af iması çok tehlikelidir’ türünden laflar da etmiyor muydu?
Bu gözler şahit olmadı mı, bu kulaklar duymadı mı?
Ne oldu peki?
Geldiğimiz yer ortada.
Burdan öteye de, hayli uzun bir yol var önümüzde.
Biz, gönüllü mü yürüyeceğiz?
Yoksa, Hızır’ın ortaya çıkmasını mı bekleyeceğiz?
Zaman mı bizi kovalayacak, biz mi zamanı?
Bilelim ki en fazla ‘kar, kış, fırtına, yabani hayatın tehlikeleri’ sıkıştırmaya başlayana dek oyalanabiliriz.
Hiç şüpheniz olmasın, darlandığımız anda ‘Hızır’ yanıbaşımızda görünecektir.
İş, olacağına varır...
Bunu bile bile, çözümü erteleyip bekleyelim mi?
Hükmü gene zaman versin; dışarıdan bir el, gelip bizi kurtarsın diye...