Kürtlerle Türklerin gardırop kardeşliği

Gardırop Atatürkçülüğünden çektik, gardırop Müslümanlığını tartışıyoruz, bir de gardırop Kürtçülüğü gibi bir sorunumuz çıkmasın.

Bayrak hassasiyeti gösteren Türklerin de kılık kıyafet sembolizmine takılan Kürtlerin de ikilemi şudur: Ruh ve mana mı önemli, şekil ve şemal mi?

Nevruz Meydanı’nda okunan mesajın mana ve ruhu, o meydanın sosyal psikolojisinden ilerideydi.

Öcalan, Türk hassasiyetlerini de yakalamaya, hatta onlarla ortaklaşmaya zorluyordu kendini. Ve hatta Ertuğrul Özkök’le bile duygudaşlık kurmaya çalışan bir konuşmaydı. Ama meydanda o hassasiyetler gözetilmedi. Mesela, ortak bayrak olabilirdi orada, göremedik.

Öcalan’ın metni, geceden ellerine geçmişti. Organizasyon komitesi, konuşmadaki ruh ve manaya riayet edebilirdi, etmedi. Öcalan’ın gerisinde kaldılar.

Mesaj, coşkulu bir meydan nutku havasındaydı. Yalnız, Pervin Buldan tarafından seslendirilen Kürtçe dublajı, Sırrı Süreyya Önder’in Türkçesi kadar meydanı heyecanlandırmadı. Muhtemelen mesajın orijinali Türkçe kaleme alındığı için Kürtçe çevirisi Öcalan’ın vermek istediği hissiyatı karşılamadı. Belki de bu yüzden kitleye yeterince tesir edemedi.

Sahnedeki siyasetçilerle meydandaki kalabalık arasında bir kıyafet uyumsuzluğu da vardı. Kalabalıkta şalvarlı, yelekli kimse çarpmadı gözüme. Ama Ahmet Türk ile Selahattin Demirtaş alta şalvar, üste de yelek giymişti. Köstekli saat ya da hançer göremedim üstlerinde. Gerçi bellerine şal takmışlardı. Ama başlarında puşi yoktu. Galiba omuzlarına atmışlardı. Ayaklarında potin olup olmadığı da belli değildi.

Kürtlerin giymediği esvap değildir şalvarla yelek. Fakat şal-u şepik denilen geleneksel kıyafete ne kadar benziyordu giysileri, tartışılır.

Yakıştıran giyer elbette. Ancak bir de bu kıyafeti, Kürt kimliğinin üniforması haline getirmek ne kadar doğru? Kürtlerin geleneksel bayram kostümü buysa Nevruz günü niye Diyarbakır sokaklarında ceket ve pantolon kombinasyonlarını daha çok gördük?

İtirazım şundan: Gardırop Atatürkçülüğünden çektik, gardırop Müslümanlığını hâlâ tartışıyoruz, üstüne bir de gardırop Kürtçülüğü gibi bir sorunumuz çıkmasın sonra.

Öcalan, Kürtleri iknaya uğraşırken Türkleri de rahatsız etmeyecek bir dil seçiyor.

Türkler de sürecin esasına dikkat kesilip bayrak ve poster şekilciliğini aşmalı artık. En azından şalvarla bayrağı barıştıracak bir gardırop kardeşliği tesis edilene kadar görmezden gelebilirler.

Özünde, kimsenin bayrakla da o bayrağın temsil ettiği birlik ve bütünlükle de kavgası yok çünkü. Öcalan’ın söyledikleri ortada. Biçim mi önemli, öz mü?

Mutsuz Bay Deki’ler



İsyanı başlatan adam, silahlı mücadeleyle buradan öteye gidecek bir yer kalmadığını söylüyor. “Gerillacılığın devri geçti, dağdan inin” diyor. Formülü gayet basit; silahlar terk edilecek ama mücadele terk edilmeyecek.

O silah bırakmaya çağırırken mutsuz olanların yüzünü görmelisiniz fakat. Kızarıp bozarıyorlar. Kahırdan ölecekler. “Silahlar bırakılsın tabii, kim istemez bunu? Çok iyi, çok güzel de bu bırakılan silahlar ne olacak” diye kekeleyip duruyorlar.

Öcalan bile değişti, elindeki silahı bırakıyor. Bunlar hâlâ değişmedi, eski ağızlarını bırakmıyorlar. Ve o kafayla Nevruz’un en mutsuz Bay Deki’leri olup çıkıyorlar. İdrake bakar mısınız!