Manipülasyon manyağı olduk

Bir haller olduğu kesin, ama sahiden neler oluyor bize? Bir bakmışız Tayyip Erdoğan, amansız bir anti-siyonist, İsrail'e meydan okuyor.

Bir haller olduğu kesin, ama sahiden neler oluyor bize?
Bir bakmışız Tayyip Erdoğan, amansız bir anti-siyonist, İsrail’e meydan okuyor.
Bir de bakmışız ki, sanki İsrail’e kıyak mı çekiyor, ne!...
Bir bakmışız, Deniz Baykal, Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta İsrail’e çıkışmasından rahatsız; fazla destursuz buluyor.
Bir de bakmışız ki, aynı Baykal, güya azılı bir İsrail karşıtı olmasın mı!...
İkisi  birden mümkün olmadığına göre, bunlardan hangisi gerçek?
İşin içinde bir bit yeniği olsa gerek, fakat yanlışlık nerede?
Şaşmamak mümkün değil.
***
Mayın tartışmasıyla geçirdiğimiz son bir haftadan geriye kalan, bence şudur:
Sanırsınız atomaltı parçacıkların mikroskobik dünyasında yaşıyoruz.
Kuantum fiziğinin belirsizlik ilkesi, bizim için de geçerli olmuş.
Kimin, ne zaman, ne yapacağını kestirmek imkânsız.
Herkes, aynı anda zıt pozisyonlarda görünebilir, sanıyoruz.
Siyasilerimizi, hem İsrail muhibbi, hem de siyonizm düşmanı olarak düşünebiliyoruz.
‘Bu da eşyanın tabiatına uygundur; pekâlâ mümkündür’ gibi geliyor bize.
Diyelim ki, atomaltı parçacıklar paranoyaktır...
Ya da onları, keramet sahibi farz edelim.
Ki, elektronlarla fotonların bu doğaüstü hallerine akıl sır erdiren, daha çıkmadı.
Bir halleri, diğerine uymaz...
Tutarsızlıklarına henüz bir izah bulamadık.
‘Kestirilemez determinizm’ ya da ‘süperpozisyon mucizesi’ deyip, çıkıyoruz işin içinden.
İyi de, siyasetçierimiz de atomaltı parçacık mı ki, halden hale girebilsinler.
Ya da gelen giden, bizi, ‘öyleymiş gibi’  manipüle edebilsin.
Neden bu kadar çabuk tezgaha geliyoruz; hiç düşündünüz mü?
İllüzyonistlerin elbette suçu var, ama bizde hiç mi kabahat yok?
Bence dönüp biraz da kendimize bakalım.
Biz, neden böyleyiz?
***
Daha 3-5 ay evvel Tayyip Erdoğan, ‘Davos fatihi’ydi.
Siyonizme karşı dimdik duran emsalsiz bir kahramandı, gözümüzde.
Son iki haftada, bir ‘İsrail muhibbi’ denmediği kaldı.
İkisi birden gerçek olabilir mi?
O zaman neden bu kadar kolay satın alabiliyoruz, manipülasyonları?
Siyasetçiler mi keramet sahibi de, hem öyle, hem böyle görünebiliyorlar?
Yoksa biz mi, illüzyona kolay
kapılıyoruz?
Keramet ehli mi ki Baykal, hem amansız bir İsrail karşıtı, hem de ateşli bir İsrail dostu olarak arz-ı endam etsin.
Hiçbir illüzyonist, böyle bir numara gösteremedi, şimdiye kadar.
Bu neviden fevkâlâde yetenekleri var mı ki Tayyip Erdoğan,  kâh İsrail’e ‘kafa tutma’, kâh ‘kıyak çekme’ pozisyonlarında görünebilsin.
Bir ihtimal daha var:
Ya da gaza gelmeye, dolmuşa binmeye bu kadar teşne oldukça bize, daha çok keramet izhar eden çıkar.
Siyasetçilerimiz, ehl-i keramet değil bence.
Sadece biz, siyaseti fazla mistik okuyoruz.
Gözlerimizin ayarında sorun var, kontrole gitme zamanı.

Deniz Feneri yağlı ayran mı?
Medya dedikleri, biraz ‘meşk’e benzer. Keçi postundan bir tulumdur, meşk...
Yoğurdun yağını, ayranından çıkarmak için nasıl meşkte sallarsanız...
Haberin yalanını doğrusundan ayırmak için de işleme tabi tutarsınız.
Deniz Feneri davasında medyamızın meşki, yeterince çalkalanmadı.
Hatta o meşke, su bile katıldığı oldu.
Öyle olmasa, gözüm kapalı Ertuğrul Özkök’ün dünkü yazısına, ben de imzamı koyardım.
Üç şey söylüyor:
* “Bir Deniz Feneri yazdık, hayatımız karartıldı.”
* “Bir yardımlaşma derneğinin, dini duyguları istismar ederek para hortumlaması, şahsi harcamaları Meclis’e ödetmekten daha küçük  bir günah ya da suç mudur?”
* “Bırakın siyasetçiyi, bu işle birinci dereceden ilgili bir bürokrat bile istifa etmedi?..
Maazallah Deniz Feneri bazı iktidar milletvekillerine, siyasetçilere uzanıp, biz de yazmak zorunda kalırsak...”
Emin olun, bu yazıdan sıkı bir yayık ayranı çıkar.
Damıtılmış has bir tereyağı da yanımıza kar kalır.
Onun için gelin, birlikte biraz çalkalayalım.
***
40 maliye müfettişi, sırf bu sebeple bizim grubun yedi şirketini bastıysa, eyvallah...
Demokrasilerde, yalan haber yaptı diye, kimsenin hayatı karartılamaz.
Bunu, muhataplarınca reddedilmiş bir iddia olarak kenara ayıralım.
Ama yalan haberin de başkalarının  hayatına kast ettiğini, ayrı bir tarafa koymak kaydıyla...
Özkök’ün ‘maazallah’ dediği haberler, daha evvel yazıldı zaten.
Üstelik, Deniz Feneri Almanya ile AK Parti arasında maddi bağ kuran o haberler, fabrikasyon çıktı.
Yardım paralarını hortumlamak hem suç, hem büyük günah.
Peki ya, günahsız insanları daha yargılamadan hırsızlığa mahkum edip asmak?...
Ona ne demeli?
Keşke Özkök, buna da değinseydi.
***
Davaya bakan Alman başkomiser Böhm’ün fezlekesi ortada.
Yardım paraları, Başbakan Erdoğan’a gitti mi?
Böhm, bazı ihbar mektupları aldıklarını, ama iddiaların asılsız çıktığını söylüyor.
Hatta bu iddiaların, AK Parti’nin kapattırılması için üretilmiş olma ihtimalinden de söz ediyor.
İsteyen açıp baksın...
***
Özkök’ün bunları yazdığı gün, Hürriyet’in tam orta sayfasında bir haber dikkatimi çekti.
O haber gerçek olmasaydı, Özkök, çok haklı olabilirdi.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, AK Parti’ye ikinci bir kapatma davası açma ihtimali varmış.
Deniz Feneri’yle ilgili birkaç yalandan gazete küpürü, iktidar partisinin hayatını karartma gerekçesi olabiliyor.
Peki medyada bu tür tezvirata, demokrasi kültüründe yer var mı?