Meclis'e 'duruş' aranıyor

Kim, Meclis Başkanı seçilecek? AK Parti grubunda, bu soru etrafında dönen 'kapalı devre' tartışmayı izliyorum.

Kim, Meclis Başkanı seçilecek?
AK Parti grubunda, bu soru etrafında dönen ‘kapalı devre’ tartışmayı izliyorum.
Anahtar sözcük, ‘duruş’.
Hemen herkes, şahıslara indirgemeden ‘duruş’ tarifleriyle konuşuyor.
‘Meclis’in şerefini, haysiyetini, itibarını kim daha iyi koruyacaksa, o seçilsin’, diyor.
Tarif edilen ayakkabı, kimin ayağına uyacak?
İkinci aşamada şahıslara geçilip, o ayakkabı, adaylar üzerinde tek tek deneniyor tabii.
‘İyi olan kazansın’ deseler de, herkesin gönlünde yatan bir ‘iyi’ var.
İlkesel tariflerin her birinde gizli olan ‘özne’dir o.
Herkes, kendi ‘iyi’sine yakıştırarak söylüyor.
Ama daha da önemlisi, aynı cümlelerin ‘tahtında müstetir’ bir de ‘nesne’ bulunması.
Mefhumu muhalifinden denmiş oluyor ki, ‘filan aday’ın duruşu yok.
‘O, seçilmesin!’
***
Yönünü tayin edemeyen siyasetçiler, iz bırakmıyor.
Genel kuraldır;
Pusulasını bir kere kaybeden, bir daha kendinden başka ‘kıble’ tanımaz.
Aynada kendi yüzüne dönerek ‘duruş’a geçmeye başlar.
Benim ‘iyi’ siyasi kişilik kriterim şudur;
Eleştirilmekten, tepki çekmekten, alaya alınmaktan, ağızlara laf koymaktan, karikatürünü çizdirmekten, dile düşmekten,
açık vermekten korkmayan siyasetçi...
Oysa bizde ‘yüksek siyaset’ görüntüsü altında ‘steril’ kalmayı marifet sayan çoktur.
Herkese beğendirmek, herkesin sevgisini kazanmak, herkesi idare etmeye çalışmak büyük bir zaafa dönüşüyor.
Yönü belirleyip, doğru bildiği yolda yalnız başına da kalsa yürüyen siyasetçi tipinin az yetişmesi bundan.
Bakıyorum da, mesela Köksal Toptan’a getirilen eleştirilerin tümden haksız olduğunu söyleyemiyorum.
‘Kuvvetler ayrılığı’ ilkesi çiğnendiğinde, Meclis’in yetkileri ‘gasp’ edildiğinde, hükümranlık sınırlarına girildiğinde ne yaptı?
Meclis’in yasama tekeline ne kadar sahip çıktı?
Nasıl bir duruş sergiledi?
Kolay zamanda herkes dümeni tutar, asıl dalgalar hırçınlaştığında sevk ve idare kabiliyeti belli olur.
Köksal Toptan, bu yönüyle tartışılmaya devam edecek.
Sağ siyaset, idare-i maslahatçı bir  gelenekten geliyor.
Oysa bu dönemin ruhu, reformist.
Sadece Kürt meselesinde bile, çetin bir dönem bekliyor bizi.
Korkmadan, dengelere kurban vermeden ‘reform iradesi’ koyacak bir ‘duruş’ lazım.
Bugün AK Parti grubu, ‘duruş’ tercihini gösterecek.
Bakalım, hangi ‘duruş’ kazanacak?

TSK’ya, HSYK’ya nasıl sahip çıkılmaz?
‘Siyaset, mahkemeye karışıyorsa...
Yargıyı rahat bırakmıyorsa...’
Demek ki, ‘’Hukuka, yargıya tasallut var’’.
Deniz Baykal dün, uzun uzun siyaset-yargı ilişkisini anlattı.
Bense şunu düşündüm;
HSYK’da, tayin kararnamesi üzerindeki bilek güreşi devam ederken, neden şimdi konuşuyor?
Girişte söylediklerim, Baykal’dan alıntıydı.
Ben de, o sözlerden başka cevap bulamadım.
Yoksa, Baykal’ın da yargıya tasallutu mu mevzu bahis?
Yoksa, kendinden başkasının tasallutuna mı razı olmuyor?
***
Yargı, yargıya rahat vermiyorsa...
Hâkim hâkime, savcı savcıya müdahale ediyorsa ne yapacağız?
Anayasa Mahkemesi’nde
görülen bir dava hakkında yüksek yargıçların dışarıdan kanaat beyanına ne demeli?
Kimler, hariçten gazel okuyabilir, mesela?
Deniz Baykal’ı anladık.
Bir de, Baykal gibi düşünmek kaydıyla geri kalan herkes mi?
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, CHP ile aynı çizgide konuştuğunda, yargıya müdahale caiz midir?
***
Diyor ki; “Hâkime, savcıya bağlı dava olmaz.’’
Yani, Ergenekon denilen davanın hakimi, savcısı değişse kıyamet mi kopar?
Peki, sayın Baykal;
Sizin yasak saydığınız elmaya uzanan her hâkimi, savcıyı cezalandırırsak, ortada dava mı kalır, hukuk mu kalır?
Anlıyorum ki söyledikleri, HSYK’ya verilmiş bir ‘direnişe devam’ selamından başka mana taşımıyor.
Yargıyı, yargıya bırakmalı mıyız, artık siz düşünün.