Medyatik hazım sorunu...

Bir gürültü tufanıdır, gidiyor. Sadece bugüne de mahsus değil. Hükümet-medya ilişkilerinin tartışılmadığı bir dönemi, ben hatırlamıyorum.

Bir gürültü tufanıdır, gidiyor.
Sadece bugüne de mahsus değil.
Hükümet-medya ilişkilerinin tartışılmadığı bir dönemi, ben hatırlamıyorum.
Merak edildiğini biliyorum.
Bakın, ben bu tartışmada nerede duruyorum:
Bana göre, iktidar-medya ilişkileri bir tür yerçekimi kanununa tabidir.
Biri ay ise, diğeri de suya benzer.
Doğaları, çelişkilidir; gelgitleri olur.
Sorun, bu ilişkide med ya da cezir hallerinden birinin süreklilik kazanmasıdır.
İşte o zaman, iktidar ya da medyanın doğal davranışları rutin dışına çıkmış, demektir.
Anlayın ki, her şeyi dengede tutan yerçekimi kanunu çiğnenmiştir.
Benim için medya-iktidar ilişkilerinde ‘sorun hali’ budur.
Bugün bu kabilden bir ‘sorun hali’ var mı?
Evet, böyle bir hal var.
Ama yeni değil.
Esasen, epey uzun bir süreden beri yaşanıyor.
Ne zamandan beri diye sorarsanız, işte cevabım:
Tayyip Erdoğan için ‘Muhtar bile olamaz’ başlıklarının atıldığı zamanlardan beri.
İster beğenin, ister beğenmeyin.
Tayyip Erdoğan, memlekete Başbakan oldu.
2002 seçimlerinin üzerinden de altı yıl geçti.
Bu arada bir yerel, bir de genel seçim daha kazandı.
Benim sorum şu:
Peki Başbakan’ın kazandığı bütün bu seçimleri, herkes içine sindirebildi mi?
Eğer sindiremediyse, bu ‘hazım süresi’ çok uzamadı mı, artık?
Diyorum ki, ülke gerçekleriyle barışma zamanı daha gelmedi mi?
Hazımsızlıktan kastım, Başbakan’ın ve partisinin otantik varlığına karşı çıkmaktır.
Milletin demokratik oyuyla seçildiği halde, kategorik olarak ‘orada bulunmasına’ itiraz etmektir.
Bizzat siyasi varlığını, baştan sona reddetmektir.
Sizce, med-cezir ritminin bozulmasında bu tavrın hiç mi payı yok?

İşte ben de eleştiriyorum!
Bazı doğruları söylerken, sanmayın ki, yanlış anlaşılmaktan korkmuyorum.
İnanın bana, doğruları söylemeye cesaret etmek de, en az yanlışları eleştirmek kadar zor bir iş haline geldi.
Hatta, hangi mahallede konuştuğunuza bağlı.
Yerine göre, bazı doğruları söylemek, eleştirmekten çok daha da zor olabiliyor.
Elbette, hükümetler eleştirilir.
Madem ki, burada konuşmayı seçtim.
Benim için de, işin kolayına kaçmak her zaman mümkün.
Alın, benden de bir hükümet eleştirisi.
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’e gösterilen tepkiyi tamamen haklı buluyorum.
Yerel seçimlere giderken, “Hükümetimizle zıtlaşan belediyelerin projeleri Ankara’dan geçmiyor” dedi.
Bana göre, hakkâniyetten de, adaletten de uzaklaştı.
Sonradan düzeltmeye çalıştı ama bir çuval inciri de berbat etti.
Bence, en çok da, belediyecilikten geldiği için partizan kayırmacılıktan ağzının çok yandığını her fırsatta söyleyen Başbakan’a rahatsızlık verdi.
Vaktiyle bizzat tanık olduğum için söylemezsem olmaz.
Tunceli’nin DTP’li Belediye Başkanı, projelerine kaynak için kapısını çaldığında, halinden anlayan bir Başbakan bulmuştu.
Ben de eleştiriyorum ama bir farkla.
Diyorum ki, bir yanlış söz, Adalet Bakanı’nın bütün doğrularını götürür mü?
İstifa çağrılarını haklı kılar mı?
İlla da, ‘vur deyince, öldürmek mi’ lazım?
Bana göre, mesele eleştiri terazisinde ölçüyü şaşmamaktır.
Bir doğrunun peşine bin yanlış eklememektir.
Diyorum ki, doğruyla iktifa edelim; hakkı neyse, ona razı olalım.
İlave yapmaya, kuyruk takmaya hacet yok.
Hem sonra unutmayalım;
Doğrular, bizimle birlikte hareket etmez.
Nereye gidersek, peşimizden gelmezler.
Durdukları yerde, dururlar.
Bizim konumumuz, onlara nispetle belli olur.

Yandaş medya, ne yanda?
Doğan Yayın Holding’e kesilen vergi cezası için ne mi diyorum?
Hazır bahsi açmışken, gelin bunu da konuşalım.
İlk sözüm şu:
Medyanın, medyaya ettiğini, kimse kimseye yapmamıştır.
Açın bakın arşivlere, eminim siz de bana hak vereceksiniz.
Şimdi masanın bu tarafında olduğum için, daha rahat diyorum ki:
Eğer eleştirmeyi bir ibadet gibi yapacaksak...
Bence herkes işe, kendi şeytanını taşlamakla başlasın.
Eksik nasların, nim hakikatlerin gücünden medet ummak, boşuna.
Kimse, ‘yarısına kadar kutsal’ duvarların arkasından seslenmesin.
Basın özgürdür.
Eleştirmek, sadece hakkı değil, aynı zamanda görevidir de.
Bu doğru.
Ama, cevap hakkı da kutsaldır. Medya-iktidar ilişkilerinde yanlışlık nerede, onu mutlaka arayalım.
Tabii, önce kendimizden başlamak kaydıyla.
Mesela, şu soruyu kendi kendimize soralım:
Başkasına ‘yandaş’ diyen, kendi de bir yana düşmüş olmaz mı?
Başbakan’ın meydan tepkilerine gelince...
Sizler de bilirsiniz; defalarca tanık oldunuz.
Başbakan, düşündüğünü söyleyen biridir.
Niyetini, düşüncesini saklamaz; hatta belki istese de saklayamaz.
Yapısı, tarzı böyle.
Onu, halkın gözünde bu kadar sahici kılan da, budur.
Öyle olmasa, sorulduğunda, Davos’taki moderatöre ‘vurma’ fikrinin bir an için bile olsa aklından geçtiğini söylemezdi.
Peki, Doğan Yayın Holding’e verilen ceza için ne dedi?
“Biz hükümet olarak, ‘oranın dosyalarını incelemeye alın’ demeyiz.”
Yani, siyasi kasıtla hareket edildiği iddiasını reddetmiş oldu.
Ancak, dün dahil miting meydanlarında medyaya tepki göstermekten de vazgeçmedi.
Durun biraz; hemen, ‘çelişkiye bak!’ diye acele etmeyin.
Bence, asıl bu kısmı üzerinde durmalıyız.
Çünkü vergi, teknik bir konu.
Ayrıca, yanlışlık varsa, düzeltme imkânı da var.
Başbakan, medyaya neden bu kadar tepkili?
Daha evvel de söyledim.
Bence en çok, haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüz zaman empati yapmalıyız.
O zaman, başkalarını daha iyi anlayabiliriz.
O zaman, Başbakan’dan da bizi anlamasını bekleyebiliriz.
Hepimizin empati yapmaya ihtiyacı var.
Kendi sesine âşık olanları, hariç tutuyorum.
Onlar ne derse, desin...