MGK'dan ne haber gelecek?

Kabul ederseniz, benden size, Başbakan'la Başbuğ'un dünkü 'hal tercümesi': Evvela gündem, neredeyse bir aydır tartıştığımız 'eylem planı belgesi' değildir.

Kabul ederseniz, benden size, Başbakan’la Başbuğ’un dünkü ‘hal tercümesi’:
Evvela gündem, neredeyse bir aydır tartıştığımız ‘eylem planı belgesi’ değildir.
Çünkü ikisi de, ortada bir ‘beka sorunu’ olduğunda mutabık.
Başbakan,  demokrasimiz için bir ‘beka sorunu’ olarak görüyor.
Org. Başbuğ da, TSK için bir ‘beka sorunu’ndan endişeli..
İkisinin de ihtiyat şartları var.
‘Eğer gerçekse’ ya da ‘Eğer
sahteyse’...
Her halükârda bir hayat memat meselesi...
Belge ya da kâğıt parçası, her neyse, şimdi milli güvenlik konusu haline geldi.
Kâğıt parçasıysa, asker, işlemediği bir cinayetle suçlanıyor.
Belgeyse, başka bir cinayet...
Her iki ihtimalde de, yerde bir ceset var.
Bir cinayet işlenmiş.
Fail, karanlığa karışıp kaybolmuş.
Ya, demokrasimizin mevcudiyetine hain bir kurşun sıkılmış.
Ya da, silahlı kuvvetlerimizin
varlığına menfur bir el tarafından ateş edilmiş.
Beka sorunuyla karşı karşıyayız.
Başbuğ’dan anlıyoruz ki, bugünkü MGK’da muhasebesi yapılacak.
O zaman Başbakan’la Başbuğ, neden hemen öncesinde, dün, bir araya gelme ihtiyacı duydu?
***
Biri güçlü, diğeri zayıf, iki muhtemel cevap bulabiliyorum.
Zayıf zannım, devletin elindeki son bilgileri birleştirerek, görüşlerini tekleştirmek istediler.
Yani, MGK’da hararetin
yükseleceği gibi bir vehme
kapılmayın.
Bu toplantı, varsa bile, o beklentileri bertaraf etmiştir.
Kuvvetli kanaatime gelince;
Askere sivil yargı yolunu açan düzenlemeyi konuştular.
MGK gündemine girmediği için de, önden bir araya geldiler.
Eğer öyleyse, Başbuğ,
sivillerin askeri mahkemede
yargılanamamasına son kertede razı olmakla beraber...
Kendi zaviyesinden, askerin sivil mahkemeye çıkarılmasının mahsurlarını anlatmıştır.
Doğru ve haklı bir
düzenlemenin teknik çerçevesi
üzerinde durmuşlardır.
Gerekçelerinin ne kadar ikna edici olduğunu, önümüzdeki günlerde öyle ya da böyle görürüz.
***
Can kulağıyla maaş zammı müjdesi dinleyen işçiler, memurlar gibi MGK’dan haber bekleniyor.
Ajanslar ne geçecek?
‘Sert bildiri mi, zirvede soğuk
rüzgârlar mı, MGK’da gergin
anlar mı?’...
Şifre anahtarları şimdiden
hazırlanıyor.
Gidişata bakarak, diyorum ki;
Hayır, bugünkü MGK’dan o haberler gelmez.
Şu yaz kuraklığında MGK
bildirisi, haber merkezlerinin
heyecan susuzluğunu giderebilir mi, hiç emin değilim.
Bence kendinizi tatil rehavetine  bırakın.
Zorlamaya gerek yok.

İki matem bir arada
Aleviler, Başbağlar katliamına da ağlayacak.
İtiraf ediyorum; bu haber, çok dokunaklı geldi bana.
Başbağlar köyü, Madımak kurbanlarına ağlamaz mı?
‘İklim değişiyor, başka bir mevsime gidiyoruz’ diye ümitlendim.
Birbirimizin cenazelerinde saf tutmayı öğreniyoruz.
Belki ben, içimdeki bir cenazeyi uğurluyordum da ondan...
Son zamanlarda hiçbir haber, ruh âlemime bu kadar tesir etmedi.
Nasıl bir halet-i ruhiye içinde yakalanmıştım?
Gecenin kör bir vaktinde, memleketten son haberlere bakıyordum.
Belki de içimi dökmek için bahane arıyordum.
Haber, ‘Aleviler, Başbağlar maktullerini de anacak’, diyordu.
2 Temmuz, Madımak Oteli’nde 33 canı kaybettiğimiz o matem gününün sene-i devriyesi...
5 Temmuz’da da Başbağlar Köyü’nde, 33 masum insanımızı daha kurban vermiştik.
Birinde yakmış, diğerinde kurşuna dizmişlerdi bizi.
16 yıldır, ‘Sivas katliamına karşılık, Başbağlar katliamı mı?’ dedik, durduk.
Kim, niye, neden soruları,
hala yanıtsız.
Misilleme izlenimi, kasten mi
verildi?
Bir ‘Alevi-Sünni kan davası’nın fitili mi ateşlenmek istenmişti?
Her ne menfur emel murad
edildiyse...
‘Cana can, intikam’ duyguları, demek ki nihayet kül oluyor.
***
Hüzünle hemhal olduğum bir andı...
Uzaktaki denize baktım.
Belli  belirsiz iki tekne, göz kırpan ışıklarını gönderiyordu bana.
‘Hadi hadi’ der gibi...
Göz yuvalarıma yol arayan yaşlar, çekingen, kararsız...
Çorak topraklara dönmüşüm meğer.
Yağmur bile ıslak toprağa
yağarmış.
Denedim, olmadı... Kurutmuş,
gitmişim...
Etrafa bakındım, ‘Mal di
Luna’ aryası yok.
Tedariksiz çıkmışım,  Loreena McKennitt’in Kelt şarkılarına da eşlik edemedim.
El altında karışık bir CD
bulunduruyorum.
Yezidi, Süryani, Kürt, Laz, Zaza, Ege, Trakya havaları...Ve Afrika’nın çıplak sesinden Şazeli ilahileri...
Sıradaki Zeynep Başkan’dan ‘Ah oğlum’ türküsü...
Altta, yanık bir tulum çalıyor.
“Sen gelmedin ah! oğlum da, yanar yanar ağlarım.
Sen gelmedin ah! oğlum da, horonları kim oynar?...
Ooooyyy oyyy.”
Ve yalnız gecelerimin assolisti, yıldızsız akşamlarımda parlayıp kaybolanlardan, Selda Bağcan...
“Girasun’un içinde yeşil
fındık bahçası,
Vurdular Feride’mi, yere düştü
bohçası...”
Ardından Şevval Sam, “Bu dert ile ben nereye gideyim?” demesin mi?..
Kaçacak hiçbir yerim kalmamıştı.
Allah’tan Pir Sultan Abdal Derneği, o efkarlı geceden beni çekip, çıkardı.
Kerbela’dan esen muharrem
matemine, bir başıma ağlamaktan kurtuldum.
Anladım ki, ne ben yalnızım, ne giden canlar, ne Pir Sultan Abdal’lar...