'Mikrop Hücresi' diye film olsa...

Yavru Ergenekon haberleri, bende 'şimşek' etkisi uyandırdı. Bakın, 'gök gürlemesi' demiyorum. Çünkü anlık bir parlamaydı; sessiz bir şimşek gibi çaktı ve gitti.

Yavru Ergenekon haberleri, bende ‘şimşek’ etkisi uyandırdı.
Bakın, ‘gök gürlemesi’ demiyorum.
Çünkü anlık bir parlamaydı; sessiz bir şimşek gibi çaktı ve gitti.
O kıvılcım, beynimde bir sorunun fitilini ateşledi.
Kendi kendime sordum:
Ergenekon’un filmi yapılsa nasıl olmalıydı?
İşte benim senaryo çalışmam!
***
İlk düşündüğüm şu oldu:
Kesinlikle ‘Kurtlar Vadisi’ gibi olmamalı.
Olaylar ve kişilerden daha fazlasını anlatmalıydı, çünkü.
Tüm zamanların en iyileri
arasına girecek kült bir filmden
söz ediyorum.
Felsefi sinemanın başyapıtlarından biri...
Güçlü bir sembolizme
dayanmalıydı.
Alacakaranlık kuşağından bir korku filmi olmalı...
Aynı zamanda bilimkurgu
kokmalıydı.
Ve bir o kadar da gerçek
görünmeli.
Hatta biraz da belgesel tadı
vermeliydi.
En iyi belgesel dalında bile Oscar’a aday yapacak kadar...
İşte böyle tehlikeli bir karışım
olmalıydı, bana göre.
Etkileyici demiyorum; ya da inandırıcı, sürükleyici, çarpıcı...
Sarsıcı olmalıydı; alt üst edecek kadar.
İçimizi dışımıza çıkardığında ancak başarılı sayılmalı...
***
Bunları yazarken birden...
Bir fikir daha parlayıp söndü, kafamın içinde.
Adı ‘Amip Hücresi’ olmalı, dedim.
Hemen ardından isimler
belirdi, zihnimde.
Kim yazmalıydı, kim çekmeli?
Hangi yönetmenin sihirli elleri değmeliydi ki, bir dahinin şaheseri olsun, bu film.
Aynı hızla, üç isim geçti, gözlerimin önünden.
***
Birincisi: Denizler kaşifi Kaptan Kusto’ydu.
Onun ‘Yaşayan Deniz’
belgeseli, başka bir hayatın
kapılarını açmıştı, bize.
Sualtındaki ‘saklı bahçe’nin bütün gizemlerini ondan izlemiştik.
İşte ona, belgesellerinin şahını yapma fırsatı!
Unutulmaz bir jübile olurdu...
İki denizin kavuştuğu yerdeki o görünmez perde gibi...
Cebelitarık’ta birleşip karışmayan denizlerin gösterdiği o mucize gibi...
İman değiştiren müthiş tesirli bir belgesel olurdu.
Şöyle başlardı:
“Kaptan Kusto ve gemisi Calypso, Akdeniz’de yeni bir varlık türüne rastladı.
Mürettebatı korku ve
heyecana sevk eden olağanüstü bir karşılaşma anıydı.
Akdeniz Adası Kıbrıs’ta
yeni bir mikroskobik canlı
türünün varlığı keşfedildi.”
Yazık ki, artık çok geç.
O da, sırlar aleminin bilinmeyenleri arasına karıştı.
***
İkinci isim: Stanley Kubrick’ti.
Sinema tarihinin en büyük efsanesi, bana göre.
İstersek kısa belgeselini yapardı bize, Amip Hücresi’nin...
Ki, Seafarers’ın hemen yanıbaşına koyardık, onu da.
İstersek, bilimkurgusunu
çekerdi, bize...
Bir Uzay Macerası: 2001’le yan yana dururdu.
İzleyenlerin korkuyla kocaman açılan gözlerinden de yeni bir ‘Eyes Wide Shut’ filmi çıkarırdı.
Hani, hiç de fena olmazdı.
Ne var ki, zalim felek bu fırsatı da aldı, elimizden.
Geriye bir tek üçüncü isim kaldı: Vincenco Natali...
Yaşayan bir efsane.
Gerilim sinemasının son prensi.
Hem belgesel tecrübesi de var ki...
Bari o, yazıp yönetse, Amip
Hücresi’ni.
Küp, Hiperküp ve Küp
Sıfır’dan sonra...
Serinin son filmi olurdu, gerçi.
Adına da kuvvetle muhtemel ‘Küp: Amip Hücresi’ derdi.
Film afişinde, öyle zannediyorum ki şu slogan yer alırdı:
“Ergenekon, mikrobiyoloji teorilerini doğruladı.
Mikrop, ölümcüldür.
Ve Kıbrıs Adası’nda görüldü...”
Nasıl mı?
Bakın, anlatayım.
***
Amip, halk arasında yaygın adıyla bir mikroptur.
Mikrop, mikroskobik organizmadan kısaltma...
Çıplak gözle görülemeyen mikro-canlı, yani...
En küçük hayat ünitesi; tek hücreli bir organizma.
Büyük patlamadan sonra, suda başlayan ilk hayat formudur, bu.
Canlı varlıkların en ilkeli.
Hâlâ suda yaşar.
Belli bir şekli yoktur.
Kılıktan kılığa girer.
Hareket aracı, çıkardığı yalancı ayaklardır.
En can alıcı özelliğine gelince;
Bölünerek çoğalır ki...
Buna, ‘mitoz bölünme’ deriz.
Kendi genomunu kopyalar.
Kendi kendini çoğaltır, yani.
Kromozomlarını eşler.
DNA’sından bir kopya çıkarır.
Bu basit varlık, bir replikasyon ustasıdır, anlayacağınız.
Çoğalttığı genetik kopyalarını, iki yavru hücreye dağıtır.
İkisi de aynı genetik yapıya sahip ‘kopya kardeşler’ gibidir.
KKTC’de ‘yavru Ergenekon’ hücresinin varlığı keşfedildiğinde...
Mikrop bir organizma misali...
Anladık ki, mitoz bölünmeden türemiş bir ‘genetik ikiz’ duruyor, karşımızda.
Onun için filmi çekilecekse eğer, Ergenekon’un...
Adı ‘Amip Hücresi’ olmalı, bence.
Çok güçlü bir simgesel anlatıma başvurmalı.
Bilim olmalı, işin içinde; kurgu ve korku dehası olmalı...
Kısacası yapılacaksa, Vincenzo Natali yapmalı, bu filmi.
***
Yalnız, senaryoyu yazarken şunu da hatırda tutmalıyız:
Ergenekon’un ‘mikrop
organizma’ sayılıp sayılamayacağına itirazlar var.
Deniyor ki:
“Bunlar da ne hikmetse, hep muhalif kişiler.
Muhalefeti susturmaya, sindirmeye çalışıyor olmasınlar?
KKTC’ye seçimlerden hemen önce sıçraması, tesadüf olabilir mi, hiç?”
Biz, oraya girmeyelim.
Hukuki kısmını yargıya
bırakalım, tabi.
İhtilafları, mahkemeler
karara bağlasın.
Şu kadarını bilelim yeter:
Muhalif olmayanın darbe
organizasyonunda işi ne ki?
Böyle bir girişimde niye
bulunsun ki?
Sakın, legal sistemin dışına çıkanlar, muhalif kisvesi altında asıl niyetlerini gizlemiş olmasın?
Amipler gibi görünmezlik kazanıyor olmasınlar; kılık değiştirerek?
Filmimiz, işte bu sorunsala da dikkat çekmeli.
Dedik ya! mikrop organizmalar, ‘doğal seçilime’ dayanıklıdır, diye.
Kendilerini her ortamda
çok iyi gizlerler.
Türlerin evrim tarihine bakın!
Ne gelişmiş türler yok oldu...
Hangi devasa yaratıklar
fosilleşti de...
Bir karıncalar, bir de bu mikroplar hayatta kalmayı başardı.