Muhatabına elden teslim mektup

Muhatap tartışması, açılım sürecinin merkezine gelip oturdu. O kadar ki, adına 'muhatapsız süreç' dense, yeridir.

Muhatap tartışması, açılım sürecinin merkezine gelip oturdu.
O kadar ki, adına ‘muhatapsız süreç’ dense, yeridir.
Malum kişi ya da kişiler, muhatap alınmasın!...
Kasıt, en başta Öcalan, sonra da Kandil kadrosu.
Tamam... Ve fakat, muhatap meçhul mü kalsın, hiç olmasın mı?
Değilse, kim olacak bu muhatap?
Adını koymaktan sonsuza kadar kaçınamayız.
Er ya da geç, o gün gelecek.
‘Türk-Kürt kardeştir’ diyoruz.
Ama Kürt’e mektup göndermektense, meçhul muhatap için nehre şişe atmayı tercih ediyoruz.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, dün, ‘Muahatabımız millettir’ dedi.
Bence doğru adres, kulağa da hoş geliyor.
Yalnız, hitap umuma olunca, özel mesajın karşılık bulması zor.
Bunu da düşünmek lazım.
***
Daha çocuğunuz doğmamışken torununuza mektup gönderecek olsanız, neler yazardınız?
2000 yılına girerken, böyle  bir milenyum mektupları furyası yaşamıştık.
Yüzyıl sonra, yokluğumda açılacak bir mektup yazma fikri, bana ürkütücü gelir.
Belki kimsesiz, muhatapsız hissettirdiği içindir...
İçinde meçhul muhataba yazılı mektupla suya bırakılan bir şişe gibi...
Nerede, ne zaman, kimin eline geçecek?
En mahrem, en zayıf, en korunaksız halinizle kendinizi teslim ettiğinizde, midenize o korku saplanır.
Ya, doğru kişinin eline hiçbir zaman ulaşmazsa?
Ya, doğru zannettiğimiz kişiye hiçbir şey ifade etmezse, o satırlar?.
Nehre bıraktığınız o sanduka, sizden bir parça taşıyorsa içinde, bırakabilir misiniz?
Seçeneğiniz yoksa, evet bırakırsınız.
Hatta bırakır ve unutursunuz; eğer kendinizden daha çok sevdiğinizi taşıyorsa.
Kıssadaki gibi, o bebek sandukası, Firavun’un sarayına yol bulur.
Yanlış ellere düşer, yine de heba olmaz.
Gün gelir, Musa olup, bir halkın zulüm diyarından ‘çıkış’ efsanesine dönüşür.
Ama nehirde yüzen her salın, selametle sahile ulaşmadığını biliyoruz.
Kaybolanlar, arkalarında bir hikaye de bırakmaz çoğunlukla.
Onların kıssaları yoktur.
Kendileri gibi maceralarını da yutar nehir.
Sadece kıyıya ulaşmayı başaranların hikâyesi, kalır su üstünde.
Biz, bu kez başarmaya mecburuz.
Ve o salı, her halükârda yola koymamız gerek.
***
Dil, meçhul muhatapla konuşmaya imkan veriyor.
Özellikle de mektup, huzurda bulunmayan muhataplara yazılır.
Eskiden, konuşma sırasında hazır bulunan ikinci kişi için ‘muhatap’, üçüncüler için de ‘gaip kişi’ denirdi.
‘Sen’ ve ‘siz’ ile ‘o’ ve ‘onlar’ gibi...
Karşımıza alıp konuştuğumuzda, artık ‘sen’dir.
Oysa o, daha ‘gaip’tir, yoktur bile, dünyamıza gelmemiş...
Gelip gelmeyeceği dahi belli değil.
Onun için, muhatapsız mektup olmaz.
Meçhulden de muhatap olmaz.
Biz en iyisi, elden teslim edilmek üzere muhatabı belli mektuplar yazalım.
Şansa bırakmadan; suya, rüzgâra emanet etmeden...
Konuşmaya, yazmaya sesimizi duyurabildiklerimizden, elimizle dokunabildiklerimizden başlayalım.
O gelmişse, hazır karşımızda duruyorsa...
Meçhul muhataplar aramaya ne hacet!
Eğer geri dönüş bekliyorsak, şunu aklımızdan çıkarmayalım;
Sadece ama sadece muhatabına mektuplar, cevapsız kalmaz.
***
Bu yazı da, benim ona mektubum olsun.
O, aslında sensin; bunu okuyan muhatap tekil kişi...
Varlığında kıymetini bilmediklerimizin yokluğunu görmek istemiyorsak...
Muhataplı konuşmayı ertelemeyelim.
Sonra elimizde şişelerle, nehir başlarına oturup, müstakbel gaip kişilere posta atarken  buluruz kendimizi.