Muhsin Yazıcıoğlu ne derdi?

Ben ki bir 'tercüma-nım', benim de duygularıma tercüman lazım geldiği oluyor. Dün, Zaman Gazetesi'nde...

Ben ki bir ‘tercüma-nım’, benim de duygularıma tercüman lazım geldiği oluyor.
Dün, Zaman Gazetesi’nde Mümtaz’er Türköne’nin yazısını okuduğumda, ‘İşte
budur’, dedim.
Geçmişi, zihinsel kodları,
kimliği ve duruşuyla, herhalde Mümtaz’er Türköne’nin
‘Alperenlik’ üzerine söz söyleme hakkı vardır.
İdil Biret konserini protesto edenlere  sesleniyordu.
Kendimi, can kulağıyla dinlerken buldum.
Baktım, ‘enseyi karartmanın’ hakikaten âlemi yok.
Çünkü ‘cinnet’, geçici bir hal iken, ‘akl-ı selim’, her daim, her çevrede baki...
Bu yüzden, Türköne’nin ‘Alplik ve erenlik’ başlıklı yazısı, ilaç gibi geldi.
Şöyle diyordu:
“...Protesto namazı, ne demek? Bu namaz türü ne zaman ve ne için icat oldu?...
Alperenler, neyi protesto ettiler? Dün Ahmet Turan Alkan’ın yazdığı gibi, Topkapı Sarayı giriş avlusunun bir kudsiyeti mi var?...
Alperen Ocakları mensuplarının yapılan eylem hakkında yeniden düşünmeleri lazım...Bir piyano resitalinde oturmak, sahil gazinosunda şişenin dibine vurarak assolistten arabesk şarkı dinlemeye benzemez. Her işin bir adabı ve usulü vardır.
En önemlisi ise şu: Muhsin Yazıcıoğlu hayatta olsaydı, bu eylem hakkında ne düşünür ve ne söylerdi? Böyle bir eylem yapmaya niyetlenen gençlere, vereceği muhtemel cevabı ben söyleyeyim: ‘’Oraya kadar gidebiliyorsanız, eylemi boşverin, oturun konseri dinleyin...”
Bunun adı, ‘güzeli sevmek’tir. Müslüman’a düşen ise, “Güzeli sevmek, hakkın duygusu; sizde bir türlü, bizde bir türlü” demekten ibarettir...
Bu topraklarda yaşamak zor. Yüzyıllar önce bu topraklara gelenler, ‘alp’lik ile ‘eren’liği birleştirerek yeni bir kültür yeşerttiler. Getirdiklerine, gördüklerini eklediler. Farklı inançta, farklı hayat tarzında yaşayanları birlikte barış
içinde yaşanacak ortakları
olarak gördüler... Onların sevdiklerini sevdiler...
Bu tahammülsüzlük, bu düşmanlık yaşadığımız tarihe, yaşadığımız topraklarla
birlikte yoğrulan ortak tarihimize aykırı. Klasik müziği anlamak şart değil, hiç olmazsa klasik müzik tutkunu Sultan Abdülhamid’i anlamaya çalışsalar...”
***
Alıntı uzun oldu, biliyorum;
ama değer...
Sinir harbine girmeden, acıtıcı sözlerden kaçınarak, içeriden, içten, zarif...
Umarım bu ses, Alperenler’in duygu dünyasında makes bulur.
Dün, Alperen Ocakları Genel Başkanı Abdullah Gürgür’ü aradım, konuştuk...
İstanbul’daydı, İdil Biret’le buluşmak için gitmiş.
Anlıyorum ki, Alperenler de ‘eylemleri’ üzerinde yeniden düşünmeye başlamışlar.
Ne diyelim, sevindirici bir işaret daha...
Abdullah Gürgür, önceden de İdil Biret’i aramış, telefona çıkan eşiyle konuşmuş.
Demiş ki; “İdil hanımla bir sorunumuz yok, kendisi milli bir sanatçımızdır...”
Tepkilerinin organizatör firmaya olduğunu söyleyip, özeleştirisini de yapmış:
“Tepkinin böyle değil de, yumuşak bir üslupla dile getirilmesi daha doğru olurdu.”
İnanın bana, şu küçük telefon diyaloğu, bu nazik gönül alma ziyareti, Alperenler’in maksadına, o eylemden bin kat daha fazla hizmet etmiştir.
Mümtaz’er Türköne’nin yazdıklarından, Alperenler adına Abdullah Gürgür’ün bu asil, komplekssiz özründen sonra...
Sadece ‘helal olsun’ diyorum, çok yakıştı...
Benim için, başka söze gerek kalmadı.

Peki ben, kiminle haşrolacağım?
Gelgelelim, benim hal-i pür melalime...
‘Keşke ben de o akşam, Topkapı Sarayı’nın giriş avlusunda olsaydım’ dedim ya...
‘Özgürlüklerden yana’ tavır aldım ya...
Dün, daha ölmemi beklemeden, benim için mahşer kurulduğunu gördüm.
Kabir melekleri Nekir ile Münker’e özenenler, sorgu suale başlamışlardı.
Günahkâr mıydım?
Sevdiklerim kimlerdi?
Kimlerle birlikte haşrolmak istiyordum?
Kara kaplı defterimi bu dünyada açıp, bir güzel sigaya çekiyorlardı.
Düpedüz ‘mahkeme-i kübra’da yargılanıyordum.
Zanlarınca, giriş avlusundaki ahali doğrudan ‘ehl-i cehennem’di ve ben de onlarla olmayı seçmiştim.
***
Ellerinde cennet ile cehennemin anahtarlarını tutan o arkadaşlara, şu kadarını söylüyorum;
Evvela, ben daha ölmedim ki...Amel defterimi niye şimdiden dürüyorsunuz?...
Hem, Ebu Cehil’lerle, Yezid’lerle, Haccac-ı Zalim’lerle haşrolmak istemem. Sevdiklerimin arasında onlar yok...
İkincisi;
Hayat, bana hiçbir şey öğretmediyse bile, başkalarını ‘dış görünüşleri’yle yargılamamayı öğretti.
Ki, din de bunu emreder.
Örnek mi istiyorsunuz?
Ne başı kapalı olan, öcüdür...
Ne de açık olan, ‘hafifmeşrep’...
Bu iki anlayış, mantıksal olarak eşdeğerdir.
İkisi de, ‘dışa dönük’ cihada çağırır.
Müsaadenizle, ben de bir cihad çağrısı yapıyorum.
İslam itikadında asıl ‘büyük cihad’, ‘içe dönük’ olandır...Kendimize, kendi nefsimize karşı...
***
Meraklılarına söylüyorum, ararsanız, bende çok günah bulursunuz.
Evet, belki bir mücrimim...
Ama sizinle aramızda bir fark var.
Ben elime kalem kâğıt alıp, ‘günahkârların çetelesini’ çıkarmaya kalkışsam, önce kendimden başlarım.
O listenin en başına, kendi adımı yazarım.
Başım öne
düşeceği için de
başka bir isim ekleyemem, benden ibaret tek kişilik bir liste olur.
Geldiğimiz şu
hale bak ki; başkalarının peşine düşen, kendi günahkar...
Ne çektiysek, kutsallar adına başlattığımız bu  ‘küçük cihad’ havalarından çektik.
Hep başkalarının hayatlarına taşıdık savaşımızı. Oralarda hesaplaşmaya kalkıştık.
Oysa, asıl ‘büyük cihad’ın alanı, kendi hayatlarımızdır.
Kendi nefislerimiz...
Ama kendi günahlarımızla karşılaşmak cesaret ister.
Bence herkes, biraz kendine dönsün.
Kendi hesap kitabıyla meşgul olsun.
Başkalarını hesaba çekmezden evvel, kendini yargılasın.