Neden kimse gülmüyor?

Ortalık, Kel Ali'nin bağına dönmüş. Bir haber, Ankara'nın tozunu dumanına katmış.

Ortalık, Kel Ali’nin bağına dönmüş.
Bir haber, Ankara’nın tozunu dumanına katmış.
Tam da ‘Biz bu dersten geçmiştik’ derken, ikmale kaldığımızı öğreniyoruz.
Yaşadığımız şokun altında çok basit bir soru yatıyor;
Genelkurmay’a mal edilen ‘hükümeti bitirme’ planı da nereden çıktı şimdi?
Kafalar, allak bullak; kimse, işin içinden çıkamıyor.
***
Sene 2009...  Ve biz, aynı çukurda debelenip duruyoruz; düzlüğe çıkamadık bir türlü.
Güzide memleketimizde hâlâ ‘darbe, cunta, kanlı tertip, asker ve siyaset’ lafları havada uçuşuyor.
Alın size, ‘Bu bu, nedir bu, Allah aşkına?’ edasında bolca yazı okuma fırsatı...
Kimi, ‘darbe öyle değil, böyle yapılır’ dersleri veriyor.
Kimi, ‘böyle fırsat bir daha ele geçmez’ deyip... Ha babam, nalına da, mıhına da vuruyor.
Müsaadenizle ben de fırsattan istifade, film eleştirmenliğine soyunuyorum.
Kritik etmeye geçmeden önce, gösterimdeki filmimizin türünde karar kılalım.
Komedi mi, aksiyon mu?
***
İçeriğine baksanız, bal gibi komedi.
Kara mizah bir güldürü filmi, seyirciyi kırıp geçiriyor.
Aktörlerine ve sonuçlarına baksanız, aksiyonun dik alası.
Esrarengiz olay örgüsü içinde cirit atan casuslar, asker, polis, organize suç, kan ve şiddet... Ne ararsanız var.
Bütün unsurları mevcut; lazım gelen tüm şartlar, fazlasıyla yerine getirilmiş.
Karar vermekte zorlanıyorum.
Hem komedi, hem aksiyon... İkisi bir arada olamaz mı?
Geçen yıl izlediğimiz ‘Tropik Fırtına’ filmi gibi.
Hollywood’un büyük aksiyon yıldızları, Vietnam’a savaş filmi çekmeye gidiyor.
Onlar, gerçek bir savaşın tam ortasına sürüldüklerinden habersiz...
Tropik ormanlarda nefes kesen bir aksiyon çevirdiklerini sanıyorlar.
Oyunda, oynaştalar...
Karşılarında ise, azılı bir uyuşturucu çetesi...
Yanı başlarında bombalar patlıyor, Azrail kol geziyor her yerde...
Zannediyorlar ki bunlar, yönetmenin özel efekt numaralarıdır.
Bir taraf senaryoyu oynarken, diğeri gerçek hayatı canlandırıyor.
Kanlı çatışmalardan geçiyor, vuruluyor, esir düşüyorlar da... Öyle dank ediyor kafalarına...
Oyuncular, meğer oyuna getirilmiş...
Film içinde film var yani.
Ortaya çıkan, seyirlik bir aksiyon komedisi.
Kahkahalarla izlerken,  ‘Ben Stiller’in ellerine sağlık’, diyorsunuz.
Yapımına da, senaryosuna da emek koymuş; hem yönetip, hem de başrolünde oynuyor.
Ezcümle; bizim bugünlerde izlediğimiz, ‘Tropik Fırtına’nın yerli versiyonundan farksız.
***
Yazının başlığındaki o soruya geliyorum;
O zaman neden kimse gülmüyor?
Çünkü, ormanda fazla yorulduk; çünkü, dizlerimizin mecali kalmadı.
Bu oyun fazla uzadı artık.
Canımız yanarken, bir de ne gülünç hallere düşürüldüğümüzü anlamaya başladık.
Birileri ucuza film çekiyor, ama oyun diye gerçek çetelerin karşısına çıkarılan bizleriz.
Hiç şakası yok, bu işlerin.
Sıkıldık be!...
Bütün mesele, kim tarafından kafaya alındığımızı bulmak.
Bizi bu kavga cangılına kim itti?
Bir hükümet üyesinin tabiriyle, karanlıkta suratımıza yediğimiz bu yumruğun sahibi kim?
Onu bulmazsak, komedinin tadı kaçacak, ilgililerin haberi olsun.

İran’da ‘Ergenekon’ tehlikesi
Farkında mısınız; İran’da tehlikeli bir süreç başlıyor. Reformcu aday Musavi taraftarlarının sokağa dökülmesi, buna işaret.
Ahmedinecad’ın seçim zaferine ‘hile’ iddiasıyla itiraz ediyorlar.
İstedikleri, seçimlerin yenilenmesiydi, ama talepleri reddedildi.
Reformcular, şimdi sokakta hak arıyor.
Ya, bu isyanı bastırmak isteyenler, ‘her yol mübah’ derse?...
Karşılarına rejim yanlısı kitleleri çıkarıp, meydan muharebesi yaptırırsa?...
İş, buraya kadar geldi.
‘Cumhuriyet mitingleri’ için devlet televizyonu çağrı yapıyor ki, siz düşünün...
Yakında, rejimin ergenekon çeteleri kanlı tertiplere girişirse, hiç şaşırmayın.
İran, hızla bir iç çatışma, kaos, kargaşa ortamına sürükleniyor.
Humeyni rejimi, dipten gelen dalgalarla sallanıyor.
Benim aklımdaysa, Devrim Muhafızları’nın seçim arifesinde seçmene verdikleri o muhtıra var:
‘’Kadife bir devrimle rejimi değiştirmeye kalkarsanız, sizi ezer, yok ederiz.’’
***
Bundan daha zalimce, bundan daha korkunç bir tehdit, tahayyül edemiyorum.
Kendi halkına muhtıra veren bir ordudan, ne hayır gelir ki?
Dipçik zoruyla, kaba kuvvetle bir halkı zaptu rapt altına almak, mümkün değil.
Sonun başlangıcıdır.
Bir rejim ki, kendi halkına karşı, silahlı bekçiler marifetiyle korunma ihtiyacı duyuyor...
Bir rejim düşünün ki, halkına yaslanamıyor...
Hainler, iç düşmanlar ihdas ediyor; her yola başvuruyor, ayakta kalabilmek için.
O rejim, yıkılsın gitsin...
Ömrünü uzatmaya çalışmak faydasız; zaten bir gözü toprakta, bir ayağı çoktan çukurda demektir.
Eni sonu, yere kapaklanmaya mahkûm.