Öcalan, Derrida okuyorsa...

Abdullah Öcalan'ın bambaşka bir yanını keşfettik. İmralı'daki hücresinde, Derrida okuyormuş.

Abdullah Öcalan’ın bambaşka bir yanını keşfettik.
İmralı’daki hücresinde, Derrida okuyormuş.
Bu detay, beni heyecanlandırdı, hatta ‘umutlandırdı’ diyelim.
Demek ki o da, Derrida üzerine düşünüyormuş.
Derrida, bir filozof, bir ‘metin’ eleştirmeni olmaktan çok daha fazlasıdır.
El-Biar’lıdır bir kere, Cezayir’in direniş ruhuna sahip...
Yalnızca ‘çığır açan’ bir muhalif değil; iflah olmaz bir isyankâr, aklın uç sınırlarında pervasızca gezinen bir fikir anarşistidir.
Yapısökümü’nün babasıdır amma, anlam dünyamızı bir daha eskisine dönmeyecek şekilde allak bullak eden acımasız bir yıkıcıdır, etkili bir tahripkâr...
Mevcudiyet metafiziği, kimlik sorunu ve anlam bilim de ondan sorulanlar arasındadır.
Her nereye değdiyse eli, yerleşik kabulleri yıkıp geçmiştir.
O Derrida, kolonyalizmin düşmanı, ‘aydınlanma’nınsa vicdanıdır...
Fransız entelijansiyasının şeref burcunda, Sartre’ın hemen yanı başında durur.
Peki, bize bir faydası var mıdır?
***
Derim ki; hem de çok, saymakla bitmez.
Karman çorman olan ‘etnik kimlik’ levhalarımızı nasıl boşaltacağımızı, bize gösterebilir.
Her şeyi baştan yazabileceğimiz bomboş bir tahta olan ‘Tabula Rasa’ya nasıl ulaşacağımızı...
Üzerindeki o karışık yazıları ‘anlam’ haritamızdan silip, yenilerini nasıl oluşturacağımızı söyleyebilir.
Derrida göstermiştir ki, kelimelerin sabit anlamları yoktur.
Anlam, her defasında yeniden, konuşma anında, dinleyenin zihninde oluşur.
Ve sınırları, zıddıyla çizilidir.
Karşıtı olmayan bir anlam, zihinde vücuda gelmez...
Her şey zıddıyla bilinir.
Cezayirli mültecilerle aynı safta hak mücadelesine öncülük eden, Irak Savaşı’na karşı haysiyetli birkaç tepkiden birini veren, Çekoslovak muhaliflerle omuz omuza dayanışmaya giren bu adam, bize ne anlatabilir?
Diyebilir ki, Kürt kimliği, kendi başına bir varlık alanına sahip değildir.
Ancak ‘öteki’ne kıyasla tanımlanabilir.
‘Öteki’ olan ‘Türklük’ de, zihinlerimizde olup bitmiş sayılmaz...
***
Öcalan, Derrida’yı okuduktan sonra, bence mevcut tanımları söküp, yeniden inşa etmeli.
Fırsat, bu fırsattır.
İşte bu, gerçekten cesur bir eylem olur.
O soruları sorup, eskilerine bağlı kalmadan bakir cevaplar vermeli...
‘Mikro-milliyetçi’ bir etnik kimliğe sıkışıp kalacak mı, Kürt siyaseti?
Kendini, belli bir ‘Türk milliyetçiliği’ üzerinden mi tanımlayacak?
Onunla mı sınırlandıracak?
Ve müstakil bir hükümranlık alanı peşinde koşacak mı?...
Yoksa, bütünün ayrılmaz bir parçası, müşterek bir aidiyetin
alt-şubesi olarak mı konumlanacak?
***
Söyleyecekleri, sadece Kürtlerde değil, Türklerin zihinlerinde de yeni bir anlama kavuşmalı.
O anlamın nasıl belirginleşeceği, Öcalan’ın elinde.
Türk milliyetçiliğine karşı Kürt milliyetçiliği... Geçmişte olduğu gibi, birbirini dışlayan iki tanım üzerinden eşitlik talep edebilir.
Yahut, her ikisini de sil baştan anlamlandırabilir.
Çünkü Derrida’ya göre, kelimelerin zaten ‘her zaman, her yerde geçerli mutlak bir içeriği’ yoktur.
Hesaplaşma aramadan, şöven duyguların zihinsel kirlerini temizleyerek, o boş tahtaya her ikisini de yeniden yazabilir.
Kürt kimliğini de, bu yeni ‘ikiliğe’ göre tarif edebilir.
Bunun için önce, ‘Kürt milliyetçiliği’nin eski levhalarını yırtıp atmalı.
Bir yandan dağa taşa kazınan ‘etnik ilan ‘ yazıları kaldırılırken...
Bir yandan da ‘ırk merkezli’ Türk milliyetçiliğinin doğurduğu Kürt milliyetçiliği, yeni bir mecra bulmalı.
***
Evet, Öcalan’ın önünde iki yol var.
Ya öteki üzerinden, ötekiyle karşıtlık kurarak ‘kendini’ konumlandıracak...
Ya da ötekiyle birlikte, ötekiyle barışık bir tanım getirecek.
Yani, varolan tanımları esas almadan, ‘karşıtı’nı da içeren bir yeniden inşa olacak bu.
15 Ağustos’ta, yol haritası önerilerini açıklayacakmış.
Derrida’ya kulak verirse, çok şeyi değiştirebilir.