Padişahın ressam kulları

Tiyatroların özelleştirilmesine karşı çıkanlar, özgür sanata yakıştıramadıkları 'himaye' kavramından da huylanıyor.

Sanatın ve sanatçının özel sermayeden himaye görmesine itiraz ediyorlar. Ama sanatçının devlet kesesinden memurlaşması, asla güçlerine gitmiyor.
Tepki, sanatçıyla sermaye arasındaki müşteri veya sponsorluk ilişkisinin ‘himaye’ sözcüğüyle tarif edilmesine.
Sanatçıyla devlet arasındaki memur-patron ilişkisine gelindiğinde ise hassasiyetleri depreşmiyor bu zihniyetin.
Dünkü yazımda, “Burhan Doğançay’ın yarım yüzyıllık retrospektifi, Murat Ülker’in himayesi ve İstanbul Modern’in gayretleriyle sergileniyor” demiştim.
‘Katkısı, desteği, sponsorluğu’ demek varken nasıl ‘himayesi’ dermişim! Sanatçının özgürleşmesine karşı köleleştirilmesini savunan bilinçli bir tercihmiş benimki. Başka türlü tanımlayabileceğim halde, mahsus seçmişim o kelimeyi.
Serginin açılışı vesilesiyle bir de akşam yemeği düzenlenmişti. Yemekte, bizzat Burhan Doğançay, “Türkiye’nin Medici’si” diyerek Murat Ülker’i övmüştü. 

Sermayedarlar ve sanat
Floransalı Medici’lerin kim olduğu, ailenin sanat tarihindeki yeri sanırım malumlarıdır.
Bir sermayedarın sanata ve sanatçıya verdiği değeri takdir etmek, Doğançay’ın ne sanatçı duyarlılığına dokundu ne de özgürlüğüne halel getirdi.
Hâlâ ikna olmayanlar için Halil İnalcık Hoca’nın ‘Şair ve Patron’ adlı risalesi, fevkalade aydınlatıcı bir kaynak.
‘Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerinde Sosyolojik Bir İnceleme’ yapıyor İnalcık. Patrimonyal türdeki toplumlarda sanatçının bir patron bulma ihtiyacını, Osmanlı sisteminden parlak örneklerle anlatıyor.
Geçim derdindeki sanatçıların hami arayışını, lütuf ve ihsana kavuşanların patrona minnet ve şükranlarını sunmadaki maharetini, iltifat-ı şahaneye layıkıyla mazhar olamayıp kerem ve paye bahşedilmeyenlerin öfke ile serzenişlerinden koca bir hiciv edebiyatının nasıl inkişaf ettiğini açıp ibretle okuyun.
Patron olmasa Divan Edebiyatı da olmazdı. Sanat ve sanatçı, saray eşrafından himaye görmese yüksek sanatların hiçbiri gelişmezdi Osmanlı’da. 

Derd-i maişet
Bugün artık izzet ve ikbal için, derd-i maişet dedikleri ekmek parası için devlet kapısı aşındırmaya muhtaç değil sanatçı.
Orta sınıfların sanata para harcama kültürü ve imkânı arttı, sanatseverin eli nispeten açık, sermayedar hiç olmadığı kadar cömert.
Ama kesenin ağzını açmış patronların sanat merakından rahatsız oluyorlar da devletin patronluğundan zinhar rahatsızlık duymuyor bazıları.
Padişahın ressam kulları olmasın, devletin sanatçı memurları olmasın istiyorsak sanatçının destek, katkı, sponsorluk ve benzeri yollarla himaye edilmesinden niye gocunuyoruz?
Sanatçıyı serbest piyasa koşullarında rekabete teşvik eden sistem, devletten maaş kapmak için yarıştırmaktan, aylıkçı memur rehavetine özendirmekten daha üretken, daha verimli, daha doğru değil midir?
Özgür sanat ve himaye
Tiyatroların özelleştirilmesine karşı çıkanlar, özgür sanata yakıştıramadıkları ‘himaye’ kavramından da huylanıyor.
Sanatçının devlet gibi işvereni olacağına, devletten ve özel sermayeden hamileri olsa daha özgür olmaz mı?
Dolmabahçe Sanat Galerisi’nde, cuma günü Meclis Başkanı Cemil Çiçek tarafından bir resim sergisi açılıyor.
Adı, ‘İhtişam ve Tevazu; Padişahın Ressam Kulları’. Serginin bilaistisna tamamı, ‘Kulları’ tabiriyle imzalanıp saraya sunulmuş eserlerden oluşuyor.
O gün sanatçıyı aylık bağlayarak himayesine alan saray da, bugün sanatçıyı devlete kulluktan azat eden burjuvazi de alkışı hak etmiyor mu?