Sultan'ın aşk mektupları

Bazı şarkılar, kalabalıklar içinde bir tek kişiye söylenir. Onun için yapılır, en hüzünlü besteler.

Bazı şarkılar, kalabalıklar içinde bir tek kişiye söylenir.
Onun için yapılır, en hüzünlü besteler.
En yakıcısı aşk şiirlerinin, ona yazılır.
Peki ya, herkes dinlerken o, bunları hiç duymazsa?
Hiç anlamazsa, o ıstırab dolu mısraların ne anlattığını?
Ondan bahsedildiğini, hiçbir zaman bilemezse?
Onca acı ve yakarış, boşa mı demektir?
Dünyaca meşhur tarihçimiz Halil İnalcık’ın hikayesi de biraz böyle.
Kanuni Sultan Süleyman’a nazire bir şiir yazmış.
Sevgiliye göndermiş sonra, ilan-ı aşkını, fakat...
Tek kelimesini anlamamış, gönül sarayının Hürrem Sultan’ı.
Ne hazin, değil mi?
Ama bu hikâyenin daha hazin tarafı...
O ecnebi sevgili, o mısraları yabancı bir dilde yazıldığından okuyamamış, belli de...
Ya bize, ne demeli?
Kendi lisanına yabancı kalan bizlere!
Kalabalıklar da artık anlamıyor ki, eski kelimeleri, o eski vezinleri.
Kendi Osmanlı sultanlarımız, daha aşklarını duyuramamış bize!
Hala çoktur bizde, haremi, fuhuş yuvası sanan.
Sarayın aşk edebiyatına meraklımızsa, pek yok.
İngilizce’den Shakespeare okumaya mani değil de dilimiz...
Çağdaşı Osmanlı sultanıyla dil bariyeri var, aramızda.
Yokluğa mahkûm, onun sesi.
Garabet ki, ne garabet!
***
Avrupa’yı titreten Muhteşem Süleyman’ın nazende hanımefendisine dil döktüğü mısraları kaçımız okuyup anlar, bugün.
İstanbul’u, diyar-ı Rum’u, Bağdad’ı, Horasan’ı ayaklarının altına serdiği Hürrem Sultan’ına yazdığı o mısralar:
“Saçı marım, kaşı yayım, gözü pür fitne, bimarım.
Ölürsem boynuna kanım, meded he na-müsülmanım.
Kapında çünki meddahım, seni medh ederim daim.
Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi’yim hoş halim!”
Shakespeare’in Hamlet’ini, Kleopatra’sını ezbere bilir de entellektüelimiz...
Sökemez tek kelimesini Sultan Süleyman’ın.
Nereden bilsin, 1. Abdhamid’in cariyesi Ruhşah’a ağlayıp sızladığı nağmeleri...
Anlamaz dilinden ki okusun; Fuzuli’yi, Nedimi’i, Baki ile Nefti’yi...
***
Geçen hafta pazar gecesiydi.
Habertürk’de Fatih Altaylı ile Murat Bardakçı, Halil İnalcık hocayı ağırlıyordu.
Ama ne sohbet!
Arada Murat Bardakçı tamburu alıyordu, eline.
Yüksek musikimizin acem kökleri mi, dersiniz.
Divan edebiyatımıza, Fars ülkesinden Azeri geçişleri mi?
Fehmi Koru’nun fasıl gecelerine nisbet yapıyorlardı, sanki.
Bir de Halil hocanın naziresi, Kanuni Sultan Süleyman’a.
Ne acı!
Bir aşk şiiri, muhatabınca anlaşılmazsa.
Sessilizliğe okunmuş gibi.
Herkes orada ama bir tek o esas kişi, eksik.
Herkes dinleyici koltuklarına kurulmuş, bir o yok, salonda.
Ve bunu bilmek...
Boşluğa haykırmak gibi.
Hiçliğin sonsuz karanlığına serenad!..
Manasız bir çığlıktan farksız.
Bütün bir divan edebiyatımız, bugün o hale düştü.
Valide hanımların pürnaz mektupları,
sultanların aşk yakarışları da öyle!
Bir muhatabı yok... İyi mi?
***
Stüdyoda meclis-i işret kurulmuş gibiydi.
Has Bahçe’sine nisbet yaparcasına, Osmanlı sarayının...
Ve icrası, o kadim sazların, o eski bestelerin.
Ta yüzyıllar öncesinden gelen inleme sesleri.
Sızılar... Gam ve keder, neş’eyle raksa kalkmış.
Çok değil, bir kuşak öncesinin ‘ıssız adam’ plaklarında vardı, o nağmeler, o tınılar.
Devrin ıssızları, ‘Anlamazdın’ı anlamazdı, daha o vakitler...
Ayla Dikmen’in 45’liklerine aşina değildiler, henüz.
Zen bahçeleri zamanımızın, ne mümkün yaklaşsın yanına.
Bir Has Bahçe tasviri, hocanın ağzından.
Dinlemeye doyulmaz.
Araya serpiştirilen Şair ve Patron’u İnalcık’ın...
Her sırrı ifşa eden kısacık bir risale.
Fuzuli’yi hicve zorlayan patronsuzluk hali!
Kendine Floransalı Mediciler gibi hami bir hanedan bulamamanın hırçınlığı, kızgınlığı nasıl da aks etmiş, şiirine...
Divan şairlerimizin bütün sırları, onda gizli.
Kendi tarihimizin bilinmeyenleri.
Has bahçelerdeki işreti kalsın şöyle ecdadın, oturak alemlerinden bihaber kuşaklarımız.
Sakiden ne anlarız, musiki meclislerinden ne!
Raks derseniz, Yahya Kemal’in, Münir Nureddin’in Endülüs’te Raks’ını bile çalamaz sazendelerimiz.
Onu söyleyen bulunsa, dinleyenimiz çıkmaz.
Nerede o adab, usul, erkan.
Hint Arya beylerinin Kama Sutra’sı varsa..
Bir nevi ilm-i hal kitabı...
Adab-ı muaşeret rehberi, Hint mabedinin.
Hani, binbir gece masallarını aratmayan ayin celseleri var ya...
Bizim Osmanlı beyleri için de işret eylemek, işte öyle levazım-ı saltanattanmış.
Sofra adabı da, işret meclislerinin, Çenginame’mizde yazarmış.
Lale devrinde cılkı çıkana kadar, sürmüş o sefa alemleri.
Halil hoca yazmış, Has Bahçe’nin unutulan işret erkanını, resimli hem de...
Tasvirleriyle çıkıyormuş, yakında.
***
Onları dinlerken, bizi düşündüm.
Tevfik Fikret’i, Yahya Kemal’i geçtim...
Nutku, hitabeyi, İstiklal Marşı’nı anlayalım, bari.
Sessizlik kulesine çıkardık, sanki.
Güneşin altında çürümeye terk ettik.
Bırakın mısrayı, her kelimenin bir hikayesi var, bir mazisi.
Geçmişi, kökü olmayan yeni yetme sözcüklere hapsettik, dilimizi.
Derinliği olmayan şiirlere, şarkılara kaldık.
Çağrışımları, Hint yoksulundan da fakir.
Sığ, köksüz ve savruk.
Zavallı biz...
Yazmak şöyle dursun, anlamaktan aciziz.
Unutulan kelimelere hayatiyet kazandırmazsak biz; kültürümüz, sanatımız nasıl yükselecek?
Okumuşlarımız bile zorlanıyorsa, Osmanlıca terkipleri anlamakta...
Varın düşünün siz, ahalinin halini!
Sorarlarsa ne hallerde olduğumuzu...
Deyin ki, Bekri Mustafa imam oldu, Ayasofya’ya.
Siz anlarsınız artık gerisini, deyin.