Susma hakkınız var

Hasan Cemal, dün, birazcık vicdanı olan herkese sesleniyordu. Diyordu ki; "Neden susuyorsunuz?"

Hasan Cemal, dün, birazcık
vicdanı olan herkese sesleniyordu.
Diyordu ki; “Neden susuyorsunuz?”
“Yoksa
onlar can değil miydi?”
“Onların ana babaları yok mu?”
“Komutan, ceza olarak, pimi çekilmiş el bombasını tutuşturuyor askerin eline...”
“Ve dört asker ölüyor.”
“Kaza diye açıklama yapılıyor... Oysa kaza değil...”
Eğer, sadre şifa sözler dökülmeyecekse ağzınızdan...
Eğer, beklenenler değilse söyleyecekleriniz...
Duyanlara teselli verecek efsunlu sözleriniz, yoksa eğer...
Dindirmeyecekseniz, o  anne babaların ıstırabını...
Boşuna konuşup, ziyan etmeyin.
Susma hakkınızı kullanın, çok daha iyi.
Çünkü, yıkım mühendisi gibi her şeyi berbat edebilirsiniz.
***
Dil, başlangıçta sadece yaratıcıya aittir.
Onun, yoktan var ederken kullandığı nefestir çünkü.
Tanrısal kudret, kelimelerde vücuda gelir.
Yaratılış, dil ile, dil içinde gerçekleştiğine göre;
Söz, bütün varlığın harcı...
Yaratan, istediği birşey için ‘Ol!’ der ve olur.
Ne istediğini söylemesi yeterli.
Söze kudret veren inanıştır bu.
Yaratmak bile, bir iletişim eylemidir.
İnsan dilinin imkânlarına gelince...
Ta Mısır’lı Tot Hermes’ten beri, kelimelere hükmedene insan-üstü güçler atfedilmiş.
Bu yüzden, tanrı kâtibi sayılmış, hiyerogliflerin yazarı...
O tılsımlı dili bildiğine, o tanrısal  şifrelerle konuştuğuna iman edilmiş.
Kelimelerinde, hayat ve ölüm bahşetme gücü olduğuna da...
Büyülü bir dilin sözcükleri...O gün bugündür bizi peşinden sürüklüyor.
Mistisizmin beslendiği sonsuz kaynak, böyle bir tanrısal dil arayışıdır.
Bunları niye anlatıyorum?
Dil deyip, geçmeyesiniz diye...
***
Konuşmak ya da susmak; istemek ya da istememek midir?
Bazen istemediklerimiz için konuşuruz.
‘Yıkıl!’, ‘Yok ol!’ emri vermek gibi...
Bazen de istediklerimizi söylemek için susarız.
Sükutumuz, kalpten bir ikrara dönüşür.
Yani diyorum ki; susmak da en az konuşmak kadar tesirli bir dildir.
Nefesiniz güç yetiremiyorsa iyileştirmeye, lanetli bir büyücü gibi karanlıkları üfürmek zorunda değilsiniz.
Yıkmak kolay, zor olan yapmaktır.
‘Işık olsun’ dediğinizde, günü aydınlanıyorsa dinleyenin...
İstirahat komutu verdiğinizde, uzak yıldızlar parlak ışıklarını gönderiyorsa yeryüzüne...
Buyruğunuzla, sönmek üzere olan bir mumun o zayıf ışığı yeniden alevleniyorsa...
Loşluğu, iç huzuruyla dolduruyorsa metruk bir haneyi...
Sıcaklık verebiliyorsanız eğer, bir çift kelam ile...
O zaman vakti gelmiş demektir.
Hiç beklemeyin, konuşun...
Söyleyecekleriniz, aleyhinizde delil olarak kullanılmayacaktır.
Fakat zaman olur ki, konuşmaktan çok suskunlukta bulursunuz ferahlığı.
İçinizden cümleler kurarak düşünmeyi de bıraktığınızda...
Sözcüklerin etrafınıza ördüğü çember, sihirli bir el değmiş gibi kaybolur.
Gramerin sınırlarına hapsettiğiniz duygular, serbest kalmıştır artık.
Konuşarak sağlamayı umduğunuzdan çok daha fazlasını bulursunuz, suskunlukta.
Lüzumsuz, fazladan söylenmiş sözlerin elindeki esaretinize son vermek için...
Susun sadece!
İçinizdeki gevezeyi de susturun.
Sessizlik olsun...
***
Madem, Babil Kulesi’nin laneti yakamızı bırakmıyor...
Anlamaz olduk birbirimizin dilinden...
Ne desek boş!
Sessizlik kulesine çekiliyorum.
Gitmeden önce, Hasan Cemal’e diyorum ki;
Bugün içimden hiçbir şey söylemek gelmiyor.
Susma hakkımı kullanıyorum.
Böylesi çok daha iyi...