Tartıştığımız şeye bak!

Cumhurbaşkanı Gül, öyle dedi mi, demedi mi? Sırf söyleyen Cumhurbaşkanı diye, eleştiriyorlar.

Cumhurbaşkanı Gül, öyle dedi mi, demedi mi?
Sırf söyleyen Cumhurbaşkanı diye, eleştiriyorlar.
Cümle âlemin bildiğini kimden saklıyoruz ki...
Kimi kandırıyoruz, kendimizden başka?
Sonra dese ne olur, demese ne?
Sayın ki demedi; gerçek değişir mi?
Hem, şeylerin doğası, isimlerinden bağımsızdır.
Taşa toprak deseniz; toprağa da taş...
Taşı sürer, şeytanı topraklarsınız.
Hepsi o kadar.
Biri diğerinin adını aldı diye, özelliklerini de almaz ki.
Simyacının sesi mi var, sanki Cumhurbaşkanı’nda...
‘Altın!’ diye seslenince kara toprak, başkalaşsın.
‘Siz Irak’ın kuzeyindekiler!’ diye çağırınca...
Oranın Kürtleri, eskimoya dönüşüversinler.
***
İsimler farazidir; keyfi.
Çünkü varlıklar, isimleriyle doğmaz da ondan.
Sonradan öyle adlandırılırlar.
O yüzden, isimleriyle öz’leri arasında deterministik bir bağ yoktur.
Taşın adı, taş olmak zorunda değildir, mesela.
İsterseniz, toprak da diyebilirsiniz.
Her gün değiştirmemek kaydıyla...
Ki, kelimelerimizin anlamları sabit kalsın.
Yoksa, birbirimizle nasıl konuşabilir; ortak bir dilde nasıl anlaşabilirdik?
Zaten İngilizler ‘stone’, Araplar da ‘hacer’ der, ona.
Ama, aynı şeyi anlarız.
Aramızdaki keyfi, varsayımsal mutabakata dayanır, koyduğumuz isimler.
Öyle kabul ederiz, çünkü.
Adları, genel kabulümüz üzerine öyle kalır.
Oysa, şeylerin hakikati kendinden gelir.
İsimleri gibi özlerini biz tayin edemeyiz.
Onun için ifade kudretine sahip  varlıklar...
Yani biz insanlar...
Birbirimize canımızın istediği gibi seslenmeyiz.
Keyfimize göre başkalarına isim koymayız.
Dışarıdan kimlik dayatamayız.
Kim nasıl isterse, öyle çağırırız, onu.
Birimizin Ali dediğine, diğerimiz Veli derse...
Kendine Kürt diyene...
İçimden sana Türk demek geliyor, demeye kalkarsak...
Ya da Türk’e tersini...
Kendimizi anlamsız bir isimler kaosunun ortasında buluruz ki...
Artık çıkın işin içinden, çıkabilirseniz.
***
Biz ifade kudretine sahip olanlar...
Yani şeylere isim koyma tekelini elinde bulunduranlar...
İşte sırf bu yüzden birbirimize yeni isimler koymamaya yeminliyiz.
Kadim anlaşmamıza göre, her birimiz, kendine bir isim seçme hakkına sahip.
Aramızda toplanıp, dışarıdan başkalarına biz isim koymayız.
Anlaşmamız böyle.
Ta Antik Yunan çağının İsimler Savaşı’ndan beri...
O amansız cenk, bir daha yaşanmasın diye...
O acılara, aklımız bir daha düçar olmasın...
Sulh yapıp, o mantık sayfasını bir daha açılmamak üzere kapatmışız.
Felsefe tarihinin en kadim münazarası...
En çetin karşılaşması, insan mantığının...
2 bin 500 yıl evvel böyle sona ermiş iken...
Şimdi bu tartışma niye?
***
Ha Kuzey Irak Yerel Yönetimi...
Ha Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim...
Ha Bölgesel Kürdistan Yönetimi...
Ne derseniz deyin, fark eder mi?
Kendi coğrafi konumumuzdan hareketle, Kuzey Irak demişiz, önce.
Sonra, bunun ayrık bir kurumsal yapıyı tasdik olacağını düşünüp...
Irak’ın kuzeyi demeye başlamışız.
Toprak bütünlüğüne vurgu yapmak için...
Koyduğumuz isimleri değiştirirken...
Sana yeni bir isim buldum, derken...
Coğrafyayı mı, üzerinde yaşayanların kimliklerini mi değiştirebilmişiz?
Ne isim verirsek verelim...
Onlar, her kimlerse yine öyle kaldılar.
Biz de, insan soyunun sulha bağladığı bir savaşı yeniden başlatttığımızla...
Adı konmamış farazi bir ‘dil mutabakatı’nı bozduğumuzla...
***
Sözün özü:
İsimlerin pek de öyle sihirli güçleri yoktur.
İsmiyle müsemma olmak, sadece bir varsayım.
Hem adamlar kendilerine isim koymuş zaten.
Anayasalarında yazıyor.
Bizim coğrafi konumumuza göre mi, kendilerini çağıracaklar?
Onlar, kendilerinin kuzeyinde değiller ki...
Onların da kendilerine seçtiği bir isim var.
Tıpkı bizim gibi.
Unutmayalım!
Şeylerin mahiyeti, hakikati her daim aynı kalır...
İsimleriyle gidip gelmez; yer değiştirmez.

Dijital polise alkış yok mu?
Bakıyorum da, polis teşkilatı kendi çağını yakalamış.
   Dijital devrim, her birime sirayet etmiş bile.
Kriminoloji tekniklerindeki hızlı değişime ayak uydurmuşlar.
Sanmayın ki, teknik takip kabiliyetindeki sıçramaya bakarak söylüyorum, bunları.
Mobese kameralarının sokakta bizi gözetlemeleri de değil.
Hayır, Mustafa Balbay’ın sildiği günlüklerini hard diskten kurtarmış olmalarını da saymıyorum.
Sonuçta, yedekleme sisteminden silinen dosyaları çağırmak, günümüzde bir yenilik sayılmaz.
Asıl yenilik, CSI serisinden TV dizilerinde gördüğümüz yüksek teknolojidir.
Polisin dijital çağını, o Amerikan dizilerinde izliyoruz.
Suçluyu takipte kullanılan kriminoloji araçları ve yöntemleri...
Polise büyük bir üstünlük sağlıyor.
Hayran kalmamak elde değil.
Çıplak gözle fark edilmeyecek mikroskobik bir ayrıntı...
Bir iz, bir kirpik teli ya da kırık bir tırnak parçası...
Suçluyu ele verebiliyor.
Yeter ki, doğru bakmayı bilin.
***
Düşünün ki, ekranlardaki dijital polisle bizim sokaklarda karşılaştınız.
İşte anlatmaya çalıştığım bu.
Ben o dijital polisi, önce Diyarbakr’da gördüm.
Diyarbakır’daki katliamın faillerinin yakalanması...
CSI New York dizisini aratmayan bir yöntemle mümkün olmuş.
3 yıl önce, termos bombasıyla katliam yapılmıştı.
Koşuyolu Parkı’nda 10 masum insan hayatını kaybetmişti.
Meğer o caniler, internetten Türk İntikam Tugayı adına katliamı üstlenirken küçük bir hata yapmış.
Geride, görünmez bir iz bırakmışlar.
İnandırıcı olmak için termostaki bombanın hazırlanış görüntülerini, o paravan sitede yayımlamışlar.
Polisi hafife almanın bedelini de yakayı ele vererek ödemiş oldular.
Çünkü, fotoğrafları kare kare inceleyen polis...
Gizli bir ipucu yakalamış.
Termosun üzerinde durduğu zemin...
O yer karolarının izini sürerek faillere ulaşmış, polis.
Hiç aklınıza gelir miydi?
Büyük başarıdır.
***
Dün ehliyetimi yenilemek için gittiğim Ankara Emniyeti’nde de dijital polisin yüzünü gördüm.
Önündeki laptop’a, bütün parmaklarımın izini yükledi.
Herkesi, sistemin kaydına geçiren dev bir veri tabanı oluşturuyorlar.
Şu an adli kolluk, henüz bu sistemi kullanamıyor.
Ama tamamlandığında...
Sistem, bir big brother gibi...
Parmak uçlarımızdan hepimizin yüzünü tanıyabilecek.
Gözü daima üzerimizde...
Ne diyelim...
Dijital polise, alkış yok mu?