Türk aklı, Kürt aklı

Bir müna-zara havasında, akıllarımızı yarıştırmaya kalkıyoruz. Siyasiler, karşılarındakini alt edecek en parlak sözlerin peşinde.

Bir müna-zara havasında, akıllarımızı yarıştırmaya kalkıyoruz.
Siyasiler, karşılarındakini alt edecek en parlak sözlerin peşinde.
Argümanlar, karşı argümanlarla savaşıyor.
Aklın bu kadar geveze olduğu yerde, polemiklerden bolca hezeyan çıkar.
Daha iyi laf yapma telaşındaki ağızlardan çıkıyor da zaten.
Başbakan, grup konuşmasında, bu müsabakadan umut kesmekle en doğrusunu yaptı.
Aynı anda Türk vicdanına da, Kürt vicdanına da dokunan türkülerden söz etti.
Neşet Ertaş’ın Gönül Dağı, Şivan Perwer’in Halepçe’si, Hazal’ı...
Bırakalım, biraz da vicdanlar konuşsun.
Aklın yerine vicdanı koyduğunuzda, diğer herkes susar, sadece ozanların sesi duyulur.
İnsanlığın vicdanıdır, onlar.
Orada mutlaka müşterek bir payda, bir buluşma noktası yakalarız.
***
Bozkırın tezenesi Neşet Ertaş ile Kürt ozan Şivan Perwer’in sözleri vardı, dünkü gazetelerde.
Başbakan’ın ağlatan konuşması sorulmuş.
Birbirlerinden uzaklarda, ikisi de aynı vicdanın sesi olmuşlar.
“Kimse, kimsenin söylediği şarkıya, türküye karışmamalı.”
***
Gördük ki faydacı akıl, hem bölüyor, hem bölünüyor...
Fakat vicdan bir bütün; Türk, Kürt diye bölünmez.
O vicdandan yükselen şarkıların, türkülerin de Türkçesi, Kürtçesi olmaz.
Vicdanlar, tasada ve sevinçte kader birliği yapar.
‘Seher vakti yarin kapısını çaldığınızda’...
Tek fark; birinde çıkagelen bir gözleri sürmeli, diğerinde bir keçe Kurdan’dır.
Yar, aynı yar... Türküler de aynı türküler...
***
Rasyonellik, zor bir hayatta ayakta kalmak için öğretilmiş bir davranış biçimi.
Onun için  bencildir, kendini düşünür...
‘Önce can, sonra canan’cıdır.
Maksimum fayda peşinde koşturur bizi.
Belli kalıplar içinde hayata bakar, kategorize eder, tanımlar, öyle düşünürüz.
Aklımızın sınırları, bizim için bir mapushaneye dönüşür.
Kendi kendimizi oraya hapsederiz.
Oysa, özgür doğarız hepimiz.
Sınırları olmayan bir dünyaya geliriz başta.
Sonra akıl gömleği giydirirler üstümüze.
Herkesin kendi meşrebine, mezhebine, doğum yerine göre biçilmiş bir gömlek...
Ondan sonra farklı farklı dünyalara bölünür, ayrışırız birbirimizden.
Türk aklıyla, Kürt aklıyla düşünmeye başlarız.
Oysa bazı şeylerin milliyeti de, cinsiyeti de yoktur.
Mesela yoksulluğun, aşkın, doğumun ve ölümün, acının, terör ve şiddetin...
Ozanlar, bu duyguları anlatır bize.
Aklın sınırlarını tanımazlar.
Özgür adamlardır, onlar.
Kâh gökyüzüne çıkar, kâh yeryüzüne inerler.
Ama her daim özgür ruhlar olarak dolaşırlar aramızda.
Aklımızın bizi mahrum bıraktığı derin özlemlerimizi, yaşayamadığımız acıları terennüm ederler.
Hüzünlendirirler bizi.
Kendi kendimizi hapsettiğimiz o görünmez duvarların ardında, onları dinleyip efkarlanırız.
Ama akıl edemeyiz, o karanlıktan dışarı çıkmayı.
Onun için cesur adamlardır, ozanlar.
Akla meydan okuyacak kadar cesur adamlar...
***
Bugünlerde, akıldan çok onların sesini duymaya ihyacımız var.
Aklın esaretinden büsbütün kurtulamayız belki...
Amma bir kere bile olsa dışarı çıkıp, gökyüzünün altında çıplak vicdanlarımızla dolaşmayı deneyebiliriz.
Hepimizin içinden her gün geçeni, bir gün olsun başarabilirsek... Maceraya açabilirsek kendimizi...
İnanın hayat, hepimiz için çok daha kolay olacak.
Manasız, sebepsiz acılarımız bir nebze olsun dinecek.
Akıl yerine, vicdanlarımıza teslim olmaya değmez mi?