Ulusalcılık elden gitmiyormuş

Ulusalcılığımızın kimyası bozulmuyordu, hayır. Ya ne oluyordu; metamorfoz geçiriyor, dönüşüyor, başkalaşıyordu.

"Eyvah ulusalcılık elden gidiyor” demiştim. Boşuna telaş etmişim.

AK Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, iç işlerimize karışma gafletinde bulunan Amerikan sefirine haddini bildirdi ya, rahat bir nefes aldım.

Ulusalcıların hayali, Türkiye’yi demir bir perde ile dünyanın geri kalanından ayırmaktı. Biz bize benzerdik, el ne anlardı zaten halimizden.

İşbu izolasyonist, bu içe kapanmacı fikriyat hiçbir yere gitmiyormuş. Yeri o kadar sağlammış ki Türkiye’yi dünyaya açan siyasi partilerde bile taraftar bulabiliyormuş kendine.

Yabancıların iç işlerimize müdahalelerine karşı ulusalcı bir hassasiyet vardı eskiden.

İşte o hassasiyet yok olmamış. Yer değiştirmiş, biçim değiştirmiş belki. Ama tebdili kıyafet de olsa yaşatılıyor.

Ulusalcılığın akıbeti hakkında beni telaşa düşüren olay şuydu: Uluslararası PEN’in Başkanı John Ralston Saul, kalabalık bir heyetle Oda TV davasını izlemeye gelmişti. İlgilerinin sebebi sorulduğunda da Türkiye’ye müdahale etmek için doğru bir an olduğunu söylemişti.

Bizim ulusalcılarımız, tam bağımsızlıkçı ve anti-emperyalistti malum.

İç işlerimize dışarıdan her türlü müdahaleye karşıydılar.

Emperyal Amerika’dan günahları kadar hazzetmez, misyoner Avrupa Birliği’ne her an hücum üzereydiler.

Emperyalizmin içimizi karıştırmayı, birlik ve bütünlüğümüzü bozmayı amaçlayan kirli ellerinden başka bir şey değildi uluslararası insan hakları örgütleri de.

Beni endişeden endişeye sevk eden, bu anlayıştaki kırılmaydı.

Düşünün ki elin PEN’i bizim ulusalcıları savunmaya geliyor, ulusalcılarımız da buna dört elle çanak tutuyordu.

Artık AB ile barışık duruyordu ulusalcılarımız. Tam bağımsızlık safsatası yerine karşılıklı bağımlılık prensibine inanıyorlardı.

Ulusal sorunlarımızı uluslararası arenaya taşıyacak kadar da dünya sistemine hızlı uyum sağlamışlardı.

Türk yargısını ecnebilere şikâyet etmekte de Türkiye’ye karşı uluslararası örgütlerle kol kola girmekte de asla beis görmüyorlardı.

AB ve Amerikan kurumlarını açıkça Türkiye’nin yargısına müdahaleye davet eder hale gelmişlerdi hatta.

AİHM’ye ulusal hukukun üstünde bir güvence olarak bakan, iktidarın dışarıdan baskı görmesi için çalışıp çabalayan, Türkiye karşıtlarına koz verip cesaretlendiren, dünyayla iç içe geçmekten acayip mutlu, küresel cemaatlere karışmaktan fazlasıyla mesut yeni bir ulusalcılık doğuyordu.

Ulusalcılığımızın kimyası bozulmuyordu, hayır. Ya ne oluyordu; metamorfoz geçiriyor, dönüşüyor, başkalaşıyordu.

Dün AB ve Amerikan karşıtlığı işlerine geliyordu, bugün ise tersi. Olay buydu.

Önceleri “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok”tu, dünya Türk’e düşmandı.

Sonra ulusalcılarımız, içerideki güçlükleri aşmak için dünyaya açılmayı öğrendi. Amerika ve Avrupa’dan, Türk yargısına karşı destek almayı keşfettiler.

Anti-emperyalizmden emperyalizmle işbirliğine, tam bağımsızlıkçılıktan karşılıklı bağımlılığa, ulusalcılıktan enternasyonalistliğe, küreselleşme karşıtlığından küreselleşmenin nimetlerinden faydalanmaya geçmişlerdi.

Uluslararası güçlerle el ele tutuşuyor, başlarındaki davaları savuşturmak için muhtaç oldukları kudreti dışarıdan buluyorlardı.

Zinhar şikâyet etmiyordum, elden giden ulusalcılık olsundu benim için.

“Yaşasın sınır tanımayan değerler, yaşasın insanlığın müşterek hak, hukuk, hürriyet ve demokrasi mücadelesi” diyerek sevinç çığlıkları bile atmıştım.

Lakin acele etmişim. Korkularım gibi sevinçlerim de erken ve yersizmiş.

Hüseyin Çelik, uzun tutukluluk sürelerine dil uzatan Ricciardone nam sefire ağzının payını verince anladım.

Sorun bizim sorunumuzdu. Ulusalcılarımızı severdik de döverdik de Amerikalı’ya neydi!

Ulusalcılık öyle elden melden gitmemişti yani. Kılık değiştirmişti sadece. Dünya bir yana, biz bir yanaydık yine.