Vatan yahut Ankara

Salı günü Ankara'daydım. 9 yıl önce, şöyle bir uğrayıp geçmek için konakladığım Ankara...

Salı günü Ankara’daydım.
9 yıl önce, şöyle bir uğrayıp geçmek için konakladığım Ankara...
Birkaç hafta aradan sonra, nasıl görünecekti?
Bir kere, hiç yabancılık çekmedim.
Ankara, bildiğimiz Ankara.
Her ne kadar İstanbul’a versek de bütün parlak unvanları...
‘Dersaadetimiz, pay-i tahtımız’ desek de...
Ankara’ya çok yakışan başka şeyler var.
Biri, o lirik türküdür; ki, gelip yapıştı dilime.
“Ankara’nın taşına bak
Gözlerimin yaşına bak
Biz düşmanı esir ettik
Şu feleğin işine bak
Pek şanlıyız”...
Ankara’lı arkadaşıma sordum; ‘neden taşa bakıp, efkârlanıyoruz?’ diye.
Önce, marş temposunda okumaya başladı türküyü...
“Efkâr değil telaş” dedi, telaş...
Ankara’nın telaşına bak sen asıl!
‘Ya, önümüze kattığımız zalim düşman geri dönerse?’...
***
Ankara, İstiklâl Harbi’nin bilinçaltıdır.
Milli Mücadele’nin gizli hafızası, mahrem evrakı burada tutulur.
O arşiv, kaybettiğimiz toprakların hatıratıyla dolu...
Kaç kez bölündüğümüzün, kaç parçaya ayrıldığımızın kayıtları orada.
86 yıl da geçmiş olsa aradan, artık mazide de kalsa yaşananlar...
Bütün vesikalarıyla hâlâ canlı bir hafızadır, Ankara...
Tetikleyici bir tartışma, her şeyi baştan yaşatabiliyor.
Bölünme, parçalanma korkumuz, yeniden depreşiyor.
Bilinçaltımız, her gece aynı kabusları gördürüyor bize.
Belki ayrılıyorum, ama Ankara’yı da artık yakinen tanımış bulunuyorum.
***
Nasıl başlarsa, öyle gidiyor.
Ankara; başşehrimiz, korkularımız, kaygılarımız, telaşlarımız...
Cümle vehimlerimizin zorunlu iskâna tabi tutulduğu şehir...
Sendromlarımızın kurulduğu pay-i taht...
Şark meselesi, garp meselesiyle burada kesişiyor.
Zaferlerimizin, hezimetlerimizle birleştiği yer de burası...
Onun için;
‘Ankara’nın taştır yolu
Her tarafı asker dolu...’
***
22 milyon kilometrekarelik bir cihan imparatorluğundan elimizde arta kalanların kaderi, bu şehre bağlı.
Lozan’da İstanbul’u bile verebilirdik, yeter ki Ankara bize kalsın.
Ankara, hâlâ Ankara’yı koruma güdüsüyle hareket ediyor.
Ayrılırken, Namık Kemal’in bakışları gelip, oturdu gözlerime.
‘Vatan Yahut Silistre’ diyordu, ilklerin aşk piyesinde...
Vatanperverlik, Kırım için savaşmak, Silistre Müdafaası’nda çarpışmaktır.
Cephede, ateş hattında kahramanca aşk yaşamaktır.
‘Silistre düşerse, vatan düşer’...
‘Arş yiğitler, vatan imdadına’ diyebilmektir.
Böyle anlatınca iyi...
Bir de şöyle deneyin;
‘Vatan yahut Ankara’.