Ya bütün yollar sansüre çıkmıyorsa

Biri de demiyor ki basın hürriyetini mesele yapalım, işsiz gazeteciler sorununun da üstüne gidelim ama gerçeklikten kopmadan yapamaz mıyız bunları?

Girizgâh isteyen bir mevzu. Bazı hususları en başta kabul ve ikrar eylemeden kalem oynatmamak lazım. Maazallah çarpılmayla sonuçlanabilir.
Ecinnileri başımdan kovmak için ben de önce bahsin besmelesini çekerek başlıyorum.
Evvela diyorum ki işinden olan her gazeteci insani, iktisadi, toplumsal ve mesleki açıdan bir kayıptır.
Bilahare, medyanın özgür olmadığı yerde gerçek bir demokrasiden söz edilemeyeceğini de not ediyorum.
Dolayısıyla demokrasinin de kayıp hanesine yazıyorum işsiz bırakılan her gazeteciyi.
Yine biliyorum ki Türkiye’de bir basın özgürlüğü sorunu vardır ve inkârı mümkün değildir.
Ve en nihayet şunu da ekliyorum; medya-iktidar ilişkileri bugün çıkmaza girmiştir. Bu ise bir sonucun tespitidir. Sebebini iki tarafta da aramak gerekir.
Kolaycılığa kaçılmazsa görülecektir ki bugünkü fecaatin sorumluluğu, tek bir tarafa yüklenemez.
İktidar mesuldür ve fakat medya da o kadar masum değildir.
Gelelim sadede.
Sansürün kaldırılışının 105. sene-i devriyesini idrak ediyoruz.
Dün, buruk bir bayram şeklinde kutlandı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti başta olmak üzere, meslek örgütlerinin mesajlarına hemen hemen aynı vurgu hâkimdi.
O da, Gezi’den sonra bu işlerin daha da kötüleştiği şeklinde.
“72 gazeteci son bir buçuk ayda kapıya kondu. Kimi istifa etti, kimi istifaya zorlandı, kimi zorunlu izne yollandı, kimi de doğrudan kovuldu” deniyor.
Gezi olaylarından sonraya denk geldiği için bu vakaların hepsi aynı sebebe bağlanıyor: Hükümet protestolarına destek verenlerin tasfiyesi.
Gazetesini ya da televizyonunu kaybeden arkadaşların 27’si Show ve Akşam grubundanmış mesela.
Show ve Akşam’da patronaj el değiştirdi malum.
Yeni patronlar, kadrolarını da getiriyor.
Eskilerden bazıları, yeni gelenlerle çalışmak istemediği için gitmiş. Bazıları da yer açmak için gönderilmiş.
Gezi’yle, baskıyla, sansürle ispatlanmış bir alakası yok yani.
Ama hayır... Anlaşmazlık, uyuşmazlık, birlikte çalışmayı tercih etmeme gibi doğal nedenler hiç olmaz bizim medya dünyasındaki ayrılıkların arkasında.
İlla iktidarın baskı ve sansür girişimlerine aç gözlü patronların alet olmasıdır basın işkolundaki bütün yer değişikliklerinin açıklaması.
Akşam ve Show’un el değiştirmesi, Gezi’yle aynı zamana denk gelmiş. Hemen aralarında bir sebep-sonuç ilişkisi kuruluyor.
Olaylar üst üste cereyan etmiş, elde başkaca kanıt yok. Şart da değil zaten.
Tam siz hapşırırken televizyona çıktı diye, her hapşırdığınızda ekranda penguen görüneceğini zannetmek gibi.
Ardışıklık ile nedensellik karıştırılıyor, aynı şey sanki.
Arka arkaya gelen olaylar arasında mutlaka bir illiyet bağı düşünülüyor ki sağlam mantık.
Aykırı gazeteciler bu sayede, araştırarak değil akıl yürütme yöntemiyle oturdukları yerden gerçeğe ulaşabiliyor. Garantili ve daha kolay bir yol.
Biri de demiyor ki basın hürriyetini mesele yapalım, işsiz gazeteciler sorununun da üstüne gidelim ama gerçeklikten kopmadan yapamaz mıyız bunları?
Vehmettikleri gibi her vaka aynı kapıya çıkmıyor çünkü.
Zaten bu irrasyonel zorlamalar mahvetmedi mi medyayı?