Fırıncı Agop'un uzak ama komşu ülkedeki torunları

Ne olduysa 1915'te oldu. Agop Ermeni diye ordudan atıldı. Oğulları Yunanistan'a gitti. İkinci Dünya Savaşı'nda bu sefer Yunanistan'dan Ermenistan'a göç etmek zorunda kaldılar. Ama hem Türkçe konuşmaları hem de yedikleri zeytin yüzünden orada da mülteci oldular. Şimdi Türkiye'yi hiç görmemiş iki kuşak da dahil kalpleri Anadolu'da...

Hovhannes Avagyan, 1920’de Atina’da doğdu. Dedesi Agop 1915’te Gelibolu’daydı. Asker dedenin vazifesi ateş altında silah arkadaşlarına ekmek yetiştirmekti. Aklının yarısı biri 12 diğeri 14 yaşında olan Ankara’daki iki öksüz oğlundaydı.

Ne olduysa 1915’te oldu. Agop Ermeni olduğundan ordudan atıldı. Oğulları önce İstanbul’a, oradan da ABD parasıyla Yunanistan’a gitti.

Agop yıllarca yetimhanelere, kiliselere mektuplar yazdıktan sonra oğullarını buldu. Artık biri 17 diğeri 19 olmuş iki delikanlı Atina’da ayakkabı boyayarak geçiniyordu. Aile buluşup sımsıkı sarıldıkları çadır kentte uzun süre yaşadı. Küçük kardeş Melkon Selanik’teki bir çadır kentten bir Ermeni kızla evlendi. Hovhannes doğdu. Dede yine ekmek pişirmeye başladı. Manav da açtılar.

İkinci savaşa kadar mutluydular.

Önce direnseler de 1947’de bu kez Sovyet desteğiyle Ermenistan’a göç ettiler. Avagyan ailesiyle birlikte 2700 muhacir, gemi boğazdan geçerken İstanbul’a baktı. İstanbul Ermenileri ellerindeki beyaz kâğıtlarla onları selamlıyordu. Hovhannes 27 yaşındaydı.

35’ine geldiğine o dönem Sovyet yönetimindeki Ermenistan’a Lübnan üzerinden gelen Pertshuhi Krepekyan ile evlendi.

İkisi de ağır bir Anadolu aksanıyla Türkçe konuşuyor. Pertshuhi’nin ailesi Adana’dan göçmüş.

Erivan’da “Ahpar” dediler onlara. 24 yaşındaki torun Pertshuhi Avagyan diyor ki “kardeş” manasındaki laf ailenin göçmen olduğunu anlatan, ayrımcı bir ifade.

“Zeytin yememize bile tuhaf bakıyorlardı” diyor.

Çocukluğundan beri Türk televizyonları izlemiş.

Dede Hovhannes’in aklı helvada kalmış.

Şimdi, Türkiye’yi hiç görmemiş iki üç kuşak, kendi aralarında Türkçe konuşuyor, “uzak ama komşu” ülkede.

Handan Kazancı’nın Anadolu Ajansı’na İngilizce olarak hazırladığı haberden öğrendik Agavyanları. Nedendir bilinmez, Türkiye’den Fortune, Ermenistan’dan ise Aysor dışında pek ilgi gösteren olmamış. Belki Pertshuhi Teyze gözlüklerini takar, ailesinin zorlu öyküsünü torunlarına Türkçe okur diye bir kısmını aktarmaya çalıştık.

Saray’dan sos tarifinin peşinde

Yeni Safak’in “Sade hayat saray mutfağında” başlığıyla saray mutfağının kapılarını araladığı haberi dış basında da yer buldu. Emine Erdoğan’ın ne kadar tutumlu bir first lady olduğunu anlatmaya çalışan haber, kilosu üst düzey memur maaşına denk beyaz çayı ağzından kaçırması alay konusu oldu. Washington merkezli Ortadoğu haber sitesi Al-Monitor’un “Müsrif hayat” başlıklı yazısı sarayın masrafından, cumhurbaşkanlığına tahsis edilecek olan örtülü ödenekten dem vurdu.

Monitor’ın aklına bir de haberde geçen sos tarifi takıldı. Editörün notu olarak “Al Monitor zeytin ve hurma çekirdeği ile nasıl bir sos yapılabileceğini doğrulayamadı” yazdı.

Öğrenmek için biz de ünlü şovmen-şef Gordon Ramsey’e mail attık, yanıt bekliyoruz.

Yıllar önce bir editör arkadaşım bir dergi kapağında “Tatlı Hayat” anlamına gelen “Dolce Vita” sözünü Türkçeye “Yeni Hayat” diye çevirerek koymuş, basiretimiz bağlandığından vahim hatayı fark etmemiştik. Yeni Şafak’ın da “Sade Hayat” haberi böyle bir dalgınlıkla olsa gerek “Müsrif Hayat”a dönüşüverdi.

Belki de Emine Erdoğan’ın mutfak kapılarını açarken daha uzman gazetecilerle çalışması ya da selefi Hayrünnisa Gül gibi sabırlı davranıp saray günlerinin sonuna doğru kapsamlı bir kitap hazırlatmayı tercih ederek mutfak kültürümüze de katkıda bulunması yerinde bir öneri olabilir. Böylelikle belki biz de çekirdek sosunun sırrına vakıf olabiliriz.

MINT vites küçülttü

ABD’li yatırım bankası Goldman Sachs’in eski yöneticisi ve BRIC adı verilen ekonomik grubun isim babası Jim O’Neill geçtiğimiz yılın başında cilaladığı yeni bir kavramla Türkiye’nin de gönlünü almıştı: MINT, yani Meksika, Endonezya, Nijerya ve Türkiye.

O’Neill, bu ülkelerin ekonomik yapı ve nüfuslarıyla en az BRIC ülkeleri kadar ilgiyi hak ettiğini ve gelecek vaat ettiğini savunuyordu.

İran ile battal boy Batı ülkeleri arasında imzalanan nükleer anlaşmayı haftanın değil yılın olayı kontenjanına alırsak, iki MİNT ülkesinde, Türkiye ve Nijerya’da olanlar, geçen haftaya damgasını vurdu.

Türkiye savcı Mehmet Selim Kiraz cinayetiyle sarsılırken Nijerya’da ilk kez seçim yoluyla iktidar değişti. Her ne kadar sandık kavgalarında onlarca kişi ölse ve iktidara eski darbeci Buhari gelse de… Diğer iki MINT ülkesinden de küçük notlar: Endonezyalılar bakkallarda alkol satılıp satılmayacağını ve köle olarak çalıştırılan balıkçıları tartışıyor. Meksika’da ise gündem “her zamanki gibi:” The Guardian geçen hafta yüzbinlerce kişinin uyuşturucu çeteleri arasındaki savaş nedeniyle yerinden yurdundan olduğunu, hükümetin de kılının kıpırdamadığını yazdı.

MINT kavramanın tartışılmaya başlamasının seneyi devriyesine O’Neill’in ekonomik kehanetinin ne kadar yolunda gittiğine bakınca işlerin o kadar da iyi gitmediği, MİNT ülkelerinin “tutunmaya çalıştığı” görülüyor:

MEKSİKA:

Geçtiğimiz yıl yüzde 2,1 büyüdü. Resmi beklenti 2,7’ydi.

ENDONEZYA

Yüzde 5’lik büyüme hedefini tutturdular. Oran, son beş yılın en düşüğü.

NİJERYA

2014’te yüzde 6.22 büyüdü. Gelecek yıl için resmi beklenti yüzde 5,54.

TÜRKİYE

Yüzde 3,3’e düşürülmüş hedef de tutmadı. 2014 büyümesi yüzde 2,9 olarak açıklandı.

İngiliz televizyonlarında kaosa son!

7 Mayıs’ta yapılacak İngiltere seçimleri öncesinde yarışın içindeki yedi parti Cumartesi gecesi televizyona çıkarak kozlarını paylaştı.

Başbakan David Cameron, tartışma öncesinde en yakın rakibi İşçi Partisi lideri Ed Miliband ile teke tek bir programa çıkmak istemediği için çok eleştirildi.

İkisi arasındaki yarış programdan sonra da “kafa kafaya” sürüyor.

Programdan geriye bolca internet geyiği ve bu tür bir yayının kakofoniye dönüştüğü eleştirisi kaldı.

Oysa yayıncı kanal ITV Türkiye’deki sistemi inceleseydi işleri daha kolay olabilirdi.

Liderlerin büyükten küçüğe sıralanarak hiçbir soru almadan ekranda görünmeleri çok daha intizamlı bir görüntü sağlıyor. Üstelik önlerindeki masaya dirseklerini yaslayıp soluklanabiliyorlar.

İngilizler, televizyon tartışmasına katılmak için gerekli olan yüzde 5 oy barajını da yüzde 10’a çekerlerse kakofoniden kurtulabilirler.