Kıbrıs'ta temmuz sıkıntısı

Cumhurbaşkanı Erdoğan Godfather'daki fevri Sonny rolünü oynamaya devam mı edecek, yoksa her koşulda ailenin çıkarlarını akılcı bir biçimde koruyan, akil adam, "consilieri" Tom Hagen rolünü mü üstlenecek? Bugün Kıbrıs'ta, bu her zamankinden sıcak temmuz ayında gündem bu.

KIBRIS

Hele bir de aylardan Temmuzsa

1972 yılında Kıbrıs'ta işler gerçekten çok karışıkken, bir başka Akdeniz adasının, Sicilya'nın ruhu Hollywood'u esir almıştı. Godfather, pek çok başka şeyle birlikte Akdenizli fevriliğini, şiddet-tutku kültürünü anlatıyordu.
İki yıl sonra Ayşe tatile çıktı, Kıbrıs Harekatı yapıldı. Hiçbir alakası yok ama aynı yıl Godfather'ın ikinci (ve pek çokları için en güzel) bölümü çekildi.


Dün geceki şafak ayinin ardından bugün, Kıbrıs harekatının yıldönümü resmi törenlerle anılacak. Kıbrıs'ın yaşadığı izolasyon içinde anmaların en üst düzey konuğu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ama o da çuvalında bir dizi sorunla gidiyor adaya.
Hatırlarsınız, Kıbrıs barış görüşmelerinde atılan cesur adımların sahibi Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile daha koltuğunun ilk saatlerinde, üstelik neredeyse canlı yayında atıştı Erdoğan.
Akıncı ilk demeçlerinden birinde Türkiye ile eşit bir ilişki kurmak istediğini söylemişti. Bunu da seçim propagandası boyunca damıttığı “Artık yıllarca istismar edilen ana-yavru edebiyatını bir kenara bırakıp kardeşler ilişkisini kurmak gerekir" cümlesiyle ifade etmişti.
Anında Erdoğan'ın hışmına uğradı. “Ağzından çıkanı kulağının duyması lazım” klişesiyle aslında iki ülkenin hiç de denk olmadığını vurguluyordu.
Aslında sırf tavrıyla bile, sadece Türkiye tarafından tanınan bir ülkenin ülkeliğine açıkça halel getiriyordu bir kez daha.
Erdoğan Kuzey Kıbrıs'a babalık taslamaya niyetiydi belki ama her koşulda aileden gördüğü ülkeye bakarken belki kabaca ilham aldığı Godfather'ın o Akdenizli repliğini/fırçasını aklına bile getirmedi.
Don Corleone ateşli büyük oğlu Sonny'ye:
“Asla aslında ne düşündüğünü aile dışındaki insanların yanında söyleme.”
Şeffaflık en büyük hasletlerinden biri olmayan bir cumhurbaşkanı da bazen böyle şeffaf olabiliyor işte.
Şimdi Kıbrıs biraz nefesini tutmuş vaziyette. Erdoğan-Akıncı görüşmesinin nasıl geçeceğini bekliyorlar.
Hafta sonu gazetelerini şöyle bir kurcalayınca kimisinin Akıncı'nın sakin olması gerektiğini söylediğini görüyorsunuz ama Erdoğan fotoğrafının yanına “Ağzından çıkanı kulağı duyar mı?” yazan da var.
Peki bu ziyaret neden kritik? Akıncı seçildikten sonra görüşmeler ilerledi. Zivaniya-Türk kahvesi, birlikte tiyatro izleme, hellim peynirine beraber sahip çıkma diplomasisini kenara bırakın, BM elçisi Espen Barth Eide, tarafların “AB'nin üzerine kurulu olduğu ilkeler ve değerler”in önemi konusunda anlaştığını söyledi. Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, adaya ilk resmi ziyaretini yaptı, size barış lazım dedi.
Akıncı ve Güney Kıbrıs lideri Nicos Anastasiades gerçekten önemli adımlar atıyor. Ortaklaştıkları noktaları da pamuklara sarmak gibi tavırları var.
“Benim çözüm sonrası Kıbrıs ekonomisine ilişkin vizyonum, etnik kökeni ve geçmişine aldırmaksızın, bütün Kıbrıslıların esenliğini ve refahını kapsıyor” diyen bir Kuzey Kıbrıs lideri var. Ülkenin geleceğini ekonominin yasallaşmasında ve gelişmesinde görüyor. Aslına bakansanız daha ilk cümlesinden itibaren Kıbrıs'ın yavru vatan-anavatan mengenesini aşan yeni bir hikayeye ihtiyaç duyduğunu anlatıyor.
İşte bu yeni hikayeye, Juncker de kendi öyküsünü anlatarak katkı sağladı.
“Almanya Lüksemburg'u bir yüzyılda iki kez işgal etti. Aile üyelerimi toplama kamplarında kaybettim. 12 çocuklu bir ailenin oğlu olan babam, üç erkek kardeşiyle beraber zorla Alman ordusuna alındı. Ülkemi özgürleştirmeye çalışanlara karşı nefret ettiği üniformanın içinde savaşmak zorunda kaldılar” diyen Juncker, bütün bunlardan sonra Avrupa barış sağlayabiliyorsa bu Kıbrıs'ta neden mümkün olmasın diye soruyor.
İşte Erdoğan'ın muhtemel tavrı bu noktada çözüm yanlılarını tedirgin ediyor.
Cengiz Çandar, nisan ayındaki Akıncı-Erdoğan krizinin hemen ardından, Erdoğan'ın dış politikasının 2000'lerin başındaki halinden tam bir U dönüşü sergilediğini yazmış, “Kıbrıs da bu konuda bir istisna değil” demişti.
İşte bugünkü kutlamalarla ilgili tedirginlik bu “yeni” devam edip etmeyeceği üzerine. Erdoğan Godfather'daki Sonny rolünü oynamaya devam mı edecek, yoksa her koşulda ailenin çıkarlarını akılcı bir biçimde koruyan, akil adam, “consilieri” Tom Hagen rolünü mü üstlenecek? Bugün Kıbrıs'ta, bu her zamankinden sıcak temmuz ayında gündem bu.

İNGİLTERE

TRT halka aitmiş, politikacılara değil

Türkiye’nin giderek büyüyen devlet televizyonunun genel müdürü Şenol Göka’nın kendisinden harcamaları kısması istendiğinde “TRT halka aittir, politikacılara değil” dediğini hayal edebiliyor musunuz?


“Toplumun TRT’de daha az eğlence istediğine dair hiçbir kanıt göremiyoruz” diyerek yayın politikasını savunduğunu?
BBC’yi yöneten kurulun başı Rona Fairhead, geçtiğimiz hafta kendisinden harcamaları kısması ve pahallı eğlence programlarından vazgeçmesi istendiğinde tam da böyle dedi.
Konunun Şenol Göka ve Rona Fairhead arasındaki bir karakter farkıyla alakası yok. BBC gelirlerinin büyük kısmını halktan toplayarak siyaset dünyasına karşı bir zırh elde ediyor. Bu sayede de sadece bağımsızlığını değil, özgünlüğünü de koruyor.
Hükümetin küçük söz hakkı yetmiş beş yaş üstü insanların televizyon vergilerini karşılamaktan geliyor. Ama işe karıştığında da cevap böyle sert olabiliyor.
Hem hükümet hem de muhalefet BBC'nin rakiplerinin üzerinde ticari tahakküm kurmasından rahatsız. Varsın dertleri özel sektörün BBC karşısındaki ticari beceriksizliği olsun.
Bizim devlet televizyonu hiç bir zaman bağımsız olmadı belki ama o sıkıcı ve çakma tarafsızlığını kaybedeli de yıllar oldu. Özgünlük mü? Onu iyi götürüyorlar, BBC'de cereyan etse sadece sığlıyla dikkat çekebilecek seks-din muhabbetleriyle...

URUGUAY

Papa, Frank Sinatra, bir futbolcu bir gün...

İnsanlar ölür. Futbolcular da insan, onlar da ölür. Çok büyük futbolcular da ölür. Ama insan Uruguaylı Galeano'nun anlattığı cinsten, güneşli bir futbol günü, üstelik hayatının golünü attığı günün yıldönümünde mi ölür?
Uruguay futbol tarihinin simgelerinden Alcides Ghiggia 88 yaşındayken, 16 Temmuz günü yaşamını yitirdi. Tam 65 yıl önce Maracana stadında attığı golle ülkesi dünya kupasını almıştı.


Galeano sağ olsaydı onu bir daha anlatırdı. Belki de Brezilya'nın kendisinden sonra bir kez daha kendi evinde hezimete uğratılabildiğini görmek için bu yaşa kadar beklediğini yazardı.
Ghiggia'dan da geriye o büyük cümle kaldı:
“Tarihte üç kişi Maracana stadını tek bir hareketle susturmayı başardı: Papa, Frank Sinatra ve ben.”