'Yeni' misafirler, 'yeni' sorular

Akut bir insan akışı sorunuyla karşı karşıya kalan kibirli ve benmerkezci AB, şimdiden kimi alacağını, kimi göndereceğini tasarlamaya başladı bile. Türkiye'nin ise elinde tek taraflı olarak feshedemeyeceği, etse bile sorumluluklarından sıyrılamayacağı bir anlaşma metni duruyor. Şimdi hesap değil, gelecekle ilgili plan yapma zamanı çünkü mülteciler konusunda evdeki hesap asla çarşıya uymadı.

Mülteciler ve göçmenler konusunda evdeki hesap asla çarşıya uymaz. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Türkler Almanya'ya belirli bir süre çalışmaya gitmişti, bugün Almanya toplumunun bir parçasılar, en azından olmaya çalışıyorlar. Filistinlilerin kısa sürede bütün Arap yarımadasına, oradan da dünyanın dört bir köşesine yayılacağını kimse tahmin etmemişti. ABD, daha bu yıl Küba kökenli üstelik sağcı başkan aday adayı gördü, bugün Meksika sınırına duvar mı örsek, göçmenlere kucak mı açsak diye tartışıyor. Turkiye'ye Suriye'den insan akışı başladığına hükümet, gelen insan sayısı 100,000'i bulunca ciddi bir hal alacağını düşünüyordu, sayı bugün aşağı yukarı 3 milyon.

Bob Dylan, Steve Jobs, Zilciyan... Mültecilerin ve göçmenlerin gittikleri yerlerde neler başarabildiklerine dair birçok parıltılı ve tekil hikaye, ama sayısız acı ve çile dolu kitlesel durum var.

Konunun öngörülemezliğinin en çarpıcı örneklerinden biri de Avustralya.

Bir an için geçtiğimiz Cuma günü AB ile Türkiye arasında imzalanan mülteci anlaşmasını zihnimizin bir köşesinde tutarak uzak ülkenin modern insan akışı tarihine “resimli” bir perspektifle bakmaya çalışalım.

Avustralya, son yıllarda ülkeye yasadışı yollarla gelmeye çalışan göçmenleri buna hiç teşebbüs etmemeye ikna etmek için enteresan kampanyalar yürüttü.

2000'lerde, “Hiç denemeyin, köpek balıklarına yem olursunuz” diyorlardı, şimdilerde deniz komutanlarının konuştuğu propaganda videolarında, “Burada kalmanız imkansız,” “Yetişkin, çocuk, velisi olmayan çocuk… Hiçbir istisna yok,” “İnsan kaçakçılarına inanmayın” diyorlar.

Bakın şu aşağıdaki poster, hükümetin Göç ve Sınır Koruma Departmanı tarafından hazırlanmış, “Yolu yok, Avustralya’yı yuvanız yapamazsınız” sloganını taşıyor.

Resmi sitelerinde bu sloganı Bengalceden Vietnamcaya pek çok dilde yayınlamışlar.

Avustralya’nın kendisinin beyazlar için bir “göç ülkesi” olarak kurulduğu gerçeği bir yana, ülkenin bugüne kadarki göç politikaları büyük bir dalgalanma gösterdi.

Şu aşağıdaki poster, Victoria Müzesi’nin sitesinden.

 

1920’li yıllarda, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Britanyalıları kıtaya çekmek için kullanılmış. Üzerinde Avustralya’nın “fırsatlar ülkesi” olduğu yazıyor.

-Erkekler toprak için

-Kadınlar yuva için

- İş garantisi

-İyi maaş

-Pek çok fırsat.

Epey cazip duruyor!

Şu aşağıdaki poster ise çok daha pastoral. “Geleceğin Ülkesi.”

1948 tarihli. Yani İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında yapılmış. Bu yıllar, savaşta yerinden yurdundan olan Doğu Avrupalıların ve yine İngilizlerin kıtaya akın ettiği yıllar.

Avustralyalı Göç Bakanı Arthur Caldwell, 1945’te şöyle diyordu:

“Avustralya, iyi birer Avustralyalı olmaya kararlı, yeni sağlıklı vatandaşlar istemektedir ve onları buyur edecektir.”

50’li ve 60’lı yıllardaki yeni göç dalgasında ise Türkler, Yunanlar, Hırvatlar, İtalyanlar ve Maltalılar var. Bugünlerde onlara “ekonomik göçmen” diye isim taktılar.

1970’lerden itibaren Vietnam’dan, Çin’den, Eritre, Somali, Etiyopya gibi Afrika ülkelerinden binlerce göçmen savaştan ve kötü koşullardan kaçmak üzere Avustralya’ya gitti.

Bugün Victoria eyaletinde 223 ülkeden insan yaşıyor, bu da Birleşmiş Milletler üye ülke sayısından fazla.

Yani Avustralya, “Başımızın üzerinde yeriniz var” konumundan “Gelmeyin, istemiyoruz” aşamasına yıllar içinde geldi. Bugün onların da başında bir IŞİD belası var, onlar da göçmenler arasında dahi zenofobi sorunları yaşıyor.

Bir de madalyonun diğer yüzü var.

Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve Almanya farklı cephelerde savaşıyorken, dünyanın uzak ülkesi Avustralya savunma politikaları açısından hala İngiltere’ye bağlıydı ve ülkede 30 bin kadar çağrı üzerine buraya gelmiş Alman kökenli yaşıyordu. Aralarından savaşa katılabilecek yaştaki erkekler kamplara toplandı. Kadınlar ve çocuklarsa Molonglo’daki bir başka kampa alındı. Almanlar işlerini kaybettiler, iş yerleri yok edildi.

TÜRKİYE MÜLTECİLERE NE VERECEK?

Şimdi günümüze, dün geceden itibaren yürürlüğe giren AB-Türkiye anlaşmasına dönelim.

Anlaşma, mültecilerin önüne kendilerine seçenek sunmayan bir plan koydu.

Şaşırtıcı değil, seçeneksizlik mültecilik halinin tabiatında var. Kim önünde bir seçenek olsa kışın ortasında lastik botla Ege'yi geçmeye kalkar ki?

Suriye savaşından kaçıp gelenlere misafir deyip durduk ve özellikle kampların dışında yaşayan misafirler umduğu değil bulduğu muameleyi görüyor ama bu asıl kalabalığın anlaşmadan sonra teorik olarak AB'de yaşama konusundaki umutlarının azalması, Türkiye'de var olmaya dair umutlarının da artması gerekiyor.

Sporcuların bile kendi iradeleri dışında bir başka kulübe gönderilmelerine ağız alışkanlığıyla “kölelik düzeni” denen “modern” bir dönemde “insan transferi” üzerinden yapılan bir anlaşma, sadece bir rakam değiş tokuşuyla kısıtlanamaz. Başka bir deyişle, Türkiye-AB anlaşmasında da evdeki hesap çarşıya uymayacak ve bu yeni dönem kendi koşullarını, politikalarını, ihtiyaçlarını dayatacak. Mademki doğusundan mülteci kabul etmeyen Türkiye bu anlaşmayla bir biçimde “misafirlerine” yasal bir statü verdi, asıl mesele şimdi başlayor demektir ve bu yeni süreçte aslında Türkiye'nin de önünde çok fazla seçenek yok.

Anlaşmada yaşam koşullarıyla ilgili çok sayıda bağlayıcı madde görünmese de Türkiye mültecilere bazı evrensel haklar tanımak zorunda. Bunu yaparken de Suriye'deki savaşın ve yıkımın hiç de kolay bitmeyeceği öngörüsüyle köklü bir entegrasyon süreci başlatmakla yükümlü. Bu yükümlülükler, takas anlaşmasından değil, evrensel değerlere, hepsinden önemlisi insana saygılı bir hukuk devleti olmaktan kaynaklanıyor.

Alman yetkililer, şimdiden bunu dile getirmeye başladılar ki “tavsiyelerin” Türkiye için “acı vatan” Almanya'dan geliyor olması özel olarak anlamlı.

Sadece temel uluslararası metinlere bakarak önümüzde nasıl meseleler durduğuna, hangi yeni soruların belirdiğine eğileye çalışalım.

Mültecilerin çalışma hakları konusundaki düzenleme yeterli mi, mevcut düzenleme onları yasadışı çalışma ortamından kurtarmaya yetiyor mu, AB daha fazlasını talep edecek mi?

Bir mülteci bir iş kazasına yaşamını yitirse ailesi Türkiye dışında yaşıyor dahi olsa tazminat talep edebilecek mi?

Mültecilerin kıdem tazminatları nasıl düzenlenecek?

Sendikalara, derneklere üye olabilecekler mi?

Daha önce bazı illere ya da ilçelere yerleşmeleri engellenmişti. Şimdi seyahat hakları değişecek mi?

Konut hakları ne olacak? Örneğin, TOKİ projelerine girme şansları olacak mı?

Aile birleştirme süreçleri nasıl işleyecek? Yani mülteciler biri AB'ye biri Türkiye'ye esasına göre teker teker dağıtılırken aile üyelikleri göz önünde tutulacak mı?

Avrupa'dan ithal bir tartışmayla “küçük suçlar” işleyen mülteciler sınırdışı edilecek mi?

Yabancı düşmanlığına karşı hangi somut ve sosyal ve ekonomik önlemler alınacak?

Genç işsizlik oranı yüzde 20'lerde gezen ülkede, istihdama yeni katılan işgücünün sorunu büyütmesi nasıl engellenecek?

Suriyelilere tanınan haklar, bir adalet duygusuyla mesela Irak'tan gelen 300 binin üzerinde mülteciye ya da Afganlara tanınacak mı?

Türkiye'nin kaynakları buna ne kadar müsait?

Ve daha önemlisi, vatandaşlık konusunda yeni düzenlemeler yapılacak mı? Bu sorunun cevabı değil kendisi bile özellikle milliyetçi bir kesime ürkütücü gelebilir fakat mesela Almanya'ya geçici bir süre için giden Türkiyeliler zaman içinde doydukları yerin vatandaşına dönüşmeleri ne kadar doğalsa Türkiye'nin artık uluslararası bir sözleşmeyle de kabul ettiği insanlara onyıllara yayılan bir süreçte nasıl yaklaşacağı o kadar doğal bir merak konusu.

AB'nin Türkiye'ye dayattığı konum, içinde bir toplum mühendisliği çabası barındırıyor. Bundan sonra mültecilerin koşullarına dair sorgulamalarının da kendi yarattığı fonlar boyutunda ve diğer politik tartışaların bir parçası olarak gündeme geleceğini kestirmek güç değil. Üstelik, Türkiye'nin anlaşma öncesindeki büyük insani çabasını da görmezden gelme gibi şansları yok. Akut bir insan akışı sorunuyla karşı karşıya kalan kibirli ve benmerkezci AB, şimdiden kimi alacağını, kimi göndereceğini tasarlamaya başladı bile. Türkiye'nin ise elinde tek taraflı olarak feshedemeyeceği, etse bile sorumluluklarından sıyrılamayacağı bir anlaşma metni duruyor.

Bu nedenlerle, mülteci anlaşmasına yapay bir biçimde eklenen AB üyeliği süreci, görüşme faslı açılması, Güney Kıbrıs'ı ikna süreçleri, mültecilerin ve onlarla birlikte bir kez daha şekillenen Türkiye nüfusunun geleceği açısından pek de fazla bir anlam ifade etmiyor.

Ve anlaşılan o ki, ne acı ki tüm bu tartışmaları patlayan bombaların ve silahların gölgesinde yapacağız gibi görünüyor.