Dostlar gerekçede görsün

"Son reformlarımızdan birine göre tutuklama gerekçeleri 'somut' olarak yazılacaktı, ama..."
Dostlar gerekçede görsün

“Savunma”, malum, yargının üç ayağından biri. Hukuk kültürü, “savunma”sız bir yargılamayı hukuki saymamayı gerektirir. İşte, iddia, savunma ve yargı makamlarını dolduran savcı, avukat ve hâkim, bu “hukuki”liğin sağlanabilmesi için çalışır. Eşitler arasında birinci olan hâkim, “eş güçler, eş silahlar”la karşı karşıya gelen savcı ve avukatın belirli usul kurulları çerçevesinde ortaya koyduğu deliller, öyküler toplamına göre bir karar verir. Usul, hukuku oluşturan yerdir; karar da hukuku tanıdığımız yerdir. Kötü mevzuat ve kötü örgütlenme içinde bile “iyi karar” çıkma ihtimali bu yüzden vardır; iyiden de kötünün çıkacağı gibi.

Aşağıda iki “karar” var, ÇHD üyesi avukatların gözaltı ve tutuklanma ya da salıverilme sürecinden.

Avukatların tutuklama kararı şöyle:
Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan Barkın Timtik, Taylan Tanay, Ebru Timtik, Avni Güçlü Sevimli, Şükriye Erdem, Naciye Demir, Nazan Betül Vangölü Kozağaçlı, Güray Dağ üzerlerine yüklenen suçu işledikleri hususunda kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması (teknik takip, fiziki takip, aleyhe tanık beyanı, gizli tanık beyanları) üzerine atılı suçun CMK 100. maddede katalog suçlardan bulunması göz önüne alınarak işin önemi, verilmesi beklenen ceza dikkate alındığında tutuklama kararlarının ölçülü olduğu, şüpheliler hakkında adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının bu aşamada yetersiz kalacağı anlaşıldığından CMK 100 ve devamı maddeler gereğince ayrı ayrı tutuklanmalarına karar verildi.”

Bu tutuklama kararı, “somut delil yazın” yönündeki vurgulu yasa emrinin gereği olarak, eski bildiklerimizden az daha uzun. Fakat “atılı suçun niteliği” yerine madde yazılarak, “olguların bulunduğu” söylenip zaten her dosyada bulunan delil grupları zikredilerek gerekçe somutlaşmış mı oluyor? Bu kabaca, “Bizim iyi bildiğimiz, ama buraya yazmadığımız gerekçelerle” demekse, eski gerekçe yazma alışkanlığı, yeni mevzuat gereklerine uygun biçimde değişmiş mi oluyor? Yine, isimlerin toptan yazılması, hem suçun şahsiliği hem de her yargılamanın kişi dahil her bakımdan kendine has özelliklerinin göz ardı edilmesi anlamına gelmiyor mu?

Cezayı bekleyen kim?

Bu sorular dışında, bir tuhaflık daha var: “Verilmesi beklenen ceza dikkate alınarak…”

Aslında, cümlenin oraya kadar gelen kısmı, eski “atılı suçun niteliği” ifadesinin az ayrıntılandırılmış halinden ibaret, peki bu ne? Kim bekliyor bu cezayı? Bir suça verilmesi “beklenen” ceza, kanunda yazan cezadır, fakat sadece kanunda yazan ceza tutuklama sebebi olarak gerekçeye dönüşebilecekse, “masumiyet karinesi” daha soruşturmanın başından çiğnenmiş olmayacak mı?

İlerde, dava açılıp da tutuklamalar yeniden tartışılırken hâkim, “verilmesi beklenen ceza” cümlesini kurabilecek mi? Kendi vereceği cezayı beklediğini söyleyen bir hâkime ne diyeceğiz?

Dosyanın kapsamı

Bu da bir avukatın tutuklanmama gerekçesi:
“(…) hakkında kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve tutuklama sebepleri bulunduğu ancak tüm dosya kapsamı dikkate alındığında adli kontrol hükümlerinin yeterli olacağı, tutuklamanın ölçülü olmayacağı kanaatine varılmakla cumhuriyet başsavcılığının tutuklama talebinin reddine…”

Bu kararın özelliği, eski dönemdeki alışkanlıkların bazı cümle değişiklikleriyle yeni dönemde de geçerli olacağına işaret etmesi: “Tüm dosya kapsamı” nasıl bir kapsamdır ki, bir yandan “tutuklama sebepleri var” olurken öte yandan “tutuklama ağır” olabilir?

“Tutuklama için somut gerekçe” emri, eski kısa ve iki sonucu birden alabilecek cümlelerin biraz daha karışık yazılmışına getirdi bizi. Delilden sanığa gitme dersinde ne haldeyiz, ona bakalım.

Soruşturma sürecinden bir de bilgi: Gözaltına alınan avukatlardan, doku-kan-salgı örneği alınmış. Rıza göstermedikleri için de bunlar “zor kullanarak” elde edilmiş. Polisler, gözaltındakilerin ellerine, ayaklarına basmış, ağızları zorla açılarak tükürük örneği alınmış. Bir avukattan bu koşullarda iğneyle kan da alınmış.

Ceza sistemimiz, kişinin bedeninden kendi aleyhine delil elde edilmesi meselesini (biraz da sallapati biçimde) düzenler. Sadece yargıca tanınan bu yetki, yakın zamanda savcıya da (sonradan yargıca onaylatmak koşuluyla) tanındı. TCK ve CMK düzenlemelerindeki belirsizlikler bir yana, yönetmelikler her zaman olduğu gibi işi az daha karıştırdı.

Temel bir mesele çözülmedi: Kişi, kendi aleyhine delil üretmeye zorlanamayacakken, doku vermeye rıza göstermeyen ne olacak? Yasa, “zorla ve al” diyor, biraz ağız geveleyerek. “Gecikmesi zorunlu hal”de savcıya yetki vererek.

Bir iki kısıtlama da getirmemiş değil, biri: Sağlığı bozacak şekilde örnek alınması yasak. Şimdi, yukarıda tasvir edilen şekil, “sağlığa” uygun mu?

İki cevabı var bunun: Kişinin kendi aleyhine delil vermeye zorlanmasını işkence saymıyorsanız ve kişi bedeninin ayağına, kollarına, boynuna basılmasını, iğnenin bu pozisyonda sokulup kan alınmasını “sağlığa zarar vermez” diye kabul ediyorsanız, meydan sizin.

İkinci cevapta, bu zorlama ve bu işlemler “işkence” olarak tanımlanır. Gözaltında bulunan ve tutuklanma ihtimali yüksek olan, gözaltı süresi uzun olan bir durumda, savcının hangi aciliyetle işleme karar verdiğini sormayalım bile…

Yargının “karar” kısmı böyle; son ÇHD soruşturmasında da bir daha gördük ki, eşitler arasında birinci yargıç değil; savcı da değil, kolluk. Zifir gecede ev basarak, kapı kırarak, ayak, kafa, kol çiğneyerek işini görebiliyor. İkinci savcı, üçüncü de yargıç.

Savunma mı? Onun yeri cezaevi. Peki savunmanın bu kadar değersizleştirildiği bir yer nasıl bir yerdir? Bu savunmanın neden yüceltildiğiyle anlaşılabilir: Savunma, hukukun “kralın tartışılmaz emri”nden devlet-toplum ilişkisinin kabul edilebilir bir kurumuna, savunma hakkı ve makamının güçlenmesiyle geldi. Kralın istediğini yaptığı yerde, evde de baba çocukları aynı emirlerle cezalandırır, kraliyete hizmete hazırlardı.

Suçlanan çocuğun kendini savunma çabası, “Sus, bir de konuşuyor” tokadıyla hâlâ susturulan yerde, savunmayı çöpe atanlar hukuk şampiyonu olarak görülebilir. O da bir hukuktur fakat yetkilerini tartışmak istemeyen egemenin hukuku.

Türkiye’deki kötü hukuk kültürü, bir ayağını otoriter egemenlik yapısından, bir ayağını o yapının yaslandığı, beslediği ataerkil gelenekten alır.