Şeriksiz iktidar şirketi ve yakılacak kadılar

Yargı krizine karşı iki yol var. Yıldırım Bayezit yolu: Kadıları toplayıp yakmak. 2. yol, siyasal haritaya, temsile uygun bir yargı kurmak. İktidar ilk yolda ama muhalefet de ikinci yolda değil.
Şeriksiz iktidar şirketi ve yakılacak kadılar

Kadıların hepsi toplanıp bir binaya tıkılır. Etrafları odun yığınlarıyla çevrilir. Yakılacaklardır. Sebep? Yargıya, yargıçlara yönelik şikâyetler almış yürümüştür. Yargı krizi vardır, en özeti. Gazabını her işte çözüm aracı olarak kullanmaya meyyal bir isim olan Yıldırım Bayezit, ferman buyurmuştur: “Hepsi yakıla!”

Bu yarı tarihsel, anlatıla anlatıla güzelleştirilmiş öyküde ‘çözüm’ü Yıldırım’ın kaşmeri getirir; işte pelerinini giyip huzura çıkar, Bizans tekfuruna elçi gitmek için destur ister. Niye? Elcevap: “Varayım kırk elli keşiş isteyeyim.” Ne yapacaksın? E kadı kalmayınca hukuk işleri ne olacak? Padişah yumuşar, vezirleriyle istişareye girer, bir çare bulunur. Öykü aslında Osmanlı’da yargının kurumlaşma sürecinin eşiklerinden birini kayda geçirir. Yargıya bir düzen verilir, bir ‘baş kadı’ atanır. İşler tanımlanır, ücrete bağlanır, ücretler belirlenir filan. Hani krizler bir kurma bir de yıkma işine yarar ya, eski düzen yıkılmış, yenisi kurulmuştur. Öyküdeki tutuşturulacak odunlar motifi, krizin ne kadar yakıcı olduğunu gösterir bir yanıyla, bir yanıyla da ‘idare’nin, yönetsel iradenin seçeneklerini: Her şeyi yakmak ya da işte işe (dönemine uygun) çareyi bulmak.

Toplum krizi

Şu anda yargı ekseni üzerinde bir kriz var. Yargı krizdeyse sadece ‘devlet krizi’nden değil, toplum krizinden de bahsetmek gerekir. Yangının toplumu sarmış olduğunu görmemek ancak kasıtla mümkün. Oy vermekten başka katılım yolları özenle kapatılıp temizlenmiş toplumlar daha çok seyircilikle yetinirler. Başlarına geleni, geleceği, başka yerde olup bitiyormuş gibi izlerler. Alevleri izliyoruz, birlikte.
Kriz için hükümetin bir önerisi var. Kadıları bir binaya toplayıp yakmakla eşdeğer bir tasarı bu. Hükümetin en sevdiği, her sıkıntıyı, her krizi bütün yetkileri merkeze toplayarak aşma yordamının ürettiği bir tasarı. “Hep bana” tasarısı, Rabbena değil.
Alternatif? Fazla yok, muhalefetten ciddi bir seçenek gelmiş değil. Bazı hukukçular seslerini yükseltiyor, fakat sadra şifa fikirler yok ortada. “Yargıyı yargıya bırakalım” romantizminden sözler sık sık duyuluyorsa da siyasetsiz bir yargı dizaynının ehveni şer değil de şerlerin şeri olma ihtimali daha büyük.

Demokrat Yargı’nın önerisi

Yargıya yönelik örgütlenme-mevzuat, ideoloji-anlayış ve bireysel donanım-kültür açısından içeriden gözlemlerle kuramsal bilgiyi kullanarak en etkili eleştirileri getiren Demokrat Yargı’daki isimlerden Faruk Özsu, bir öneri getiriyor:
“Hem ‘yeniden yargılama’ hem de yargıdaki güncel sorunla ilgili olarak acilen yapılması gereken şu: Bir an önce Meclis’te grubu bulunan tüm partilerin katılımıyla ve onların da temsiline dayanan bir yargı idaresi kurulmalı. Aynı anda da -‘yeniden yargılama’ değil-, o davalar soruşturulmaya başlanmalı. Bu krizden çıkışın yolu bu. Unutulmamalıdır ki, yargısı böylesi bir meşruiyet krizi yaşayan bir devletin ayakta kalması imkânsız. Yargı sorununun, yolsuzluktan çok daha acil ve hayati önemde olmasının sebebi budur.” (Yargı meselesi yine mi hallolacak, Radikal İki, 12 Ocak 2014)

Hem yargıç Faruk Özsu’nun hem de arkadaşlarının son kriz bağlamında ‘siyasal katılım ve temsil’e uygun yargı teşekkülünü ‘yolsuzluk soruşturmaları’ndan önemli, en azından kesinlikle eş önemde görmeleri, yolsuzluğu önemsiz saymalarından değil, yargının kuruluşundaki kurumsal yolsuzluğun diğer tüm kurumlarda olduğu gibi ‘yolsuzluk’ların anası olduğunu iyi bilmelerindedir. Bize birer gözlemci ya da kavramsal araştırmacıdan çok, icracı olarak olarak, pratiğin içinden haber veriyorlar çünkü. Elbette, bu yol bize ‘süper’ bir yargı filan getiremez, fakat tüm kurumların ve toplumun ortalamasından daha iyi bir yol hayal etmek yerine, mümkün olandan başlamaktan başka çare mi var?

Muhalefetin sorumluluğu

Hükümet, eski şerikinin hırslarıyla kendi hırslarının uyumsuzlaşmasının sıkıntısını, gücünü daha da arttırarak, tüm kamusal güçleri partisinde toplayarak aşmaya yönelmiş durumda. “Devlet şerik kabul etmez” incisinin sözümona meşruiyet gerdanlığına dizilerek piyasaya sürülmesi, hatalı şerik seçiminin getirdiği sıkıntıyı, şeriksiz bir hegemonyayla aşma arzusunun ilk göstergesiydi.

Gerçi Cumhurbaşkanı Gül’ün anayasal görev gösterisiyle karışık diplomasisi ve kendi tasarısının yaratabileceği sıkıntılarla hükümetin nispeten geri adım atmaya yöneldiği anlaşılıyor. RTÜK modeli filan buradan çıkıyor. Çözüm için gerekli Meclis uzlaşmasının önündeki bir engel hükümetin şeriksiz yani tek parti olarak hareket etme eğilimiyse, bir engel de muhalefetin sorumluluk almama arzusu olabilir. Ana muhalefet, sıkışmış hükümetin sıkıntısını azaltacak işlerden kaçınma eğilimini gizlemiyor, bu da “Hukuki bir çözüm için elimizden geleni yaparız” harcıâlemliğinden öte bir teklif sunmamış olmasıyla belirginleşiyor.

Krizden ne kalır?

Krizin sadece Hizmet cemaati-AK Parti arasında bilek güreşi olarak algılanması her tür hataya açık bir kabul olur. Bugünden ileri doğru gittiğimizde, bir on yıl sonra iki ismin de unutulma ihtimali mevcut, kavganın bugününde olup bitenlerin kalıcılaşması ihtimalinin mevcut oluşu gibi: Yargı kararlarına uymayan adli kolluk (polis ve jandarma), soruşturmaya yöneldiği kişiler iktidara yakınsa görevinden alınan savcı ve adli kolluk, iktidar lehine çalışacağı varsayılarak bir oligarklar heyeti biçimine kavuşturulmuş en üst meslek teşkilatı, bu teşkilatın dirsek çevirmesi üzerine kanunla yeni heyet teşkili… Keenlemyekûn işler müzesinde gibiyiz, çareyi de demokrasi kırıntılarını süpürmekte buluyoruz.

Hasılı, kriz derin. Siyaset derinliksiz; çünkü Meclis dönemin ruhuna uygun olarak sosis fabrikasının sosis çıkarma hızıyla kanun çıkaran bir kanun fabrikası çoktandır. Bir de icat var: ‘Torba kanun.’ Hiçbir ortaklığı kabul etmeyen hükümeti ve iktidara olmaz demekten fazlasını geliştirmesiyle ünlü olmayan muhalefeti uzlaşmaya itecek başka kurumların yokluğu da buna eklenince, umutlu olmak zor.