Sınıfsal cinayetlerden sınıfsal katliamlara

Bangladeş'te 900'den fazla işçinin katledildiği "kaza", sadece o ülkeye özgü değil. Bir ucunda can, para, bir ucunda mal, bir ucunda biber gazı olan küresel bir siklonun içindeyiz.
Sınıfsal cinayetlerden sınıfsal katliamlara

"Fotoğraflar, ayrıcalıklı kesimlerin ve hayatlarını emniyet altına almış olanların görmezlikten gelmeyi tercih edeceği konuları “gerçek” (ya da “daha gerçek”) kılmanın vasıtasıdır." Böyle diyor Susan Sontag. Gerçek, bir tane değil yani. “Daha gerçek” var. Daha dahası da var. Bangladeş’te 24 Nisan’da binlerce çalışanın üstüne yıkılan, 1000’e yakınının öldüğü o binanın enkazından tüm dünyaya yayılan fotoğraftaki gibi.

* * *
Küresel kapitalizm büyük sayılarla ve büyük hızla çalışır. Müthiş miktarlarda ürün dünya üzerinde müthiş bir hızla hareket eder. Müthiş miktarda para efendilerin ellerinden çıkarak dünya üzerinde müthiş bir hızla hareket eder. O paralarla yükselen binalarda, o ürünleri üretecek emekçiler köleleştirilir. Arılara, karıncalara çevirirler. Ürünün ve paranın bu müthiş hareketleri, müthiş enformasyon hareketleriyle birliktedir. Büyük sayıların, büyük hızların yarattığı toz duman, o toz dumana bir şekil veren enformasyon örgütlenmesinin ürettiği vitrin, arkadaki büyük haksızlıkları, büyük ahlaksızlıkları, büyük suçları, büyük cinayetleri halının altına süpürür. Ne üretenin sürekli yoksullaşması, yoksulun daha da yok fiyata işe koşulması görülür-gösterilir, ne tüm kötülüklerin sistematik karakteri. Görülür de gösterilmek istenmez. Ama işte büyük hız, büyük sayı bir araya gelince, her zaman örtülemeyecek, gizlenemeyecek, halının altına süpürülemeyecek büyüklükte kötülükler de tecelli eder. Bangladeş’teki işçi katliamı gibi.

Bu kötülük “sayılar” üzerinden aktarıldı 24 Nisan’dan beri, “Bangladeş’teki vahim koşullar” diskurları eşliğinde. Sanki bir orası böyle kötü, ahlaksız üretim yeriymiş gibi. Dün yayılan bir fotoğrafsa, “sayı”lara bir yüz, bir duruş, bir ilişki ekledi. O vahşet mabedinin enkazında bir erkek, bir kadına sarılmış. Ölmüşler ikisi de. Sevgililer mi? Eşler mi? Kardeşler mi? Bilmiyoruz. Bilmeli de değiliz. Bir şeyi görüyoruz ama: Binlerce tonun altında birbirine sarılarak canlı kalmak istemişler, ya da öleceklerse de sarılarak ölmek. Sayılar, hız ve hazır söylemler arasında, müthiş bir cümle gibi patlayan, sayıların, hızın, hazır söylemlerin düzeneğini paramparça eden bir görüntü.

* * *
Sayılara yüz kazandıran fotoğraf, bakana bir af çıkarmıyor elbette, “felakete bakma”nın suçluluğunu da yüklüyor. Bakana, bize. Sadece bakmanın yükü olsa iyi. Biliyoruz ki “küreselleşme”nin büyük ve hızlı hareketinin içinde o ölüm sunağında onlar üç kuruşa çalışırken dünyanın her yerindeki diğer kalanlara, “biz”lere değen yanı var işin: Ürettiklerini, daha ucuza, hep daha ucuza ürettiklerini alıyoruz. “Biz” lafın gelişi, çünkü “biz”im ucuzluğumuz da başkasının nefsinin ağız payı.

Biliyoruz ki paraya ve mala sınır yok, ama cana sınır var. Hem “ülke”lerin sınırları, hem içine tıkıldığımız mekânların. Şu “ileri Batı ülkeleri”nin ahlaksız göçmen yasaların ve sınırlarına çektikleri (yasalardan da ahlaksız) uygulama duvarlarını aşmak için ölümü göze alan kaçakların kırmak istedikleri sınırlar. Bangladeş’le örneğin Türkiye ya da Mısır ya da Londra arasındaki tek “bağ” ürün-sermaye siklonunun birleştiriciliği de değil: Sınırlarla ilgili bir başka mesele var. Devletleri, “sınırlar”ı içindeki insanları bu küresel siklonun keyfini bozmayacak biçimde tutmakla görevliler. Sınırların içindeki hareketler, sınırların ötesine de bulaşıverirler. Bu yüzden İstanbul, Kahire ya da Londra polisi mantıksız görünen miktarlarda biber gazı stokluyor. Tabii kullanıyor, yeri gelince. Yeri de hep geliyor.

“Aslında, modern hayatın (belirli bir mesafeden, fotoğraflar aracılığıyla) başkalarının acısına bakmak açısından sunduğu sayısız fırsatın çok çeşitli yararları vardır. Bir vahşeti resimleyen görüntüler kolaylıkla birbirine zıt tepkiler uyandırabilir. Bu bir barış çağrısı olabilir. Ya da sadece, fotoğrafik bilgilerin sürekli belleğe atılıp üst üste yığılması sonucunda, yaşanan korkunç şeylere dair kafa karışıklığı yaratabilir."

Susan Sontag’ın (yazıdaki iki alıntının da yer aldığı) ‘Başkalarının Acısına Bakmak’ adlı kitabında boğuştuğu mesele, fotoğrafın iki yüzlü-iki değerli karakteri, Taslima Akhter’in Bangladeş’ten geçtiği fotoğrafta da tekrar ediyor: Ya kafa karışıklığı ve yabancılaştırıcı edebiyata-sanata kullanılacak, yorulacak ya da bir çağrıya. Sontag “savaş” bağlamına oturttuğu için kitabını “barış çağrısı”ndan bahsediyor. Bu fotoğraftaki çağrıysa sınırlanmaya, kapatılmaya, köleleştirilmeyi, ucuzlaştırılmaya itiraz, isyan çağrısı.

Türkiye bir “iş kazaları” şampiyonu, Bangladeş tek katliamla herkesi geçtiyse de. Türkiye’deki iş yasalarıyla sık sık oynanıyor şu aralar. Oynanması lazım çünkü çoğu berbat bu yasaların. Ama daha da berbata gidiyor işler. Şu yeni hazırlanan iş davalarına ilişkin çalışmaya dikkat etmek lazım, mesela.

* * *
Bu dünya ayakta duruyorsa, o ölümcül toz toprağın içinde, o can köprüsü geçilirken birbirine sıkı sıkıya sarılan, birbirine doyamamış insanların yüzü suyu hürmetinedir. O mal ya da para ya da gaz ya da palavra stoklarının değil.