Türk'ün Kürtçeyle imtihanı

MHP'li Fethiye Belediye Başkanı'nın icadı ne yeni ne de başkan yalnız biri. Kürtçe, Kürtçeyi dışlamak amacıyla ilkin TBMM tutanaklarına 1920'de girdi. Ulaştırma Bakanı uçakta Kürtçe anonsu "çığırından çıkarmak" olarak tanımladı.

Fethiye’nin MHP’li belediye başkanının işi herkese malum: Kürtçe kelimeler kullanarak tasarladığı afişlerle “Türk’e, Kürt’e, Laz’a, Çerkez’e…” hasılı Türklük kaderine razı gelmesi icap eden herkese bir mesaj vermek istedi: 

“Tek dil en güzeli; tek millet, tek vatan, tek dil, tek bayrak, tek devlet” mesajı. Fakat parti içinde de bir dil sorunu olmalı ki genel merkez şimdi bu buluşuna ödül olarak kendisine kapıyı gösteriyor. Oysa başkanın icadı yeni değil, hiç de yeni değil; üstelik başkan bu işte yalnız da değil. 

Başkan sadece para ezmeye gelmiş Avrupalılara İngilizce başta olmak üzere Batı dillerinde hizmet vermenin milli ibadete dönüştüğü bir güzel ama yalnız beldeyi milli birlik ve bütünlüğe karşı tehditlere karşı korumuyordu o muhteşem tasarımlı afişi asarken, atalarından kalma bir mirası tepe tepe kullanıyordu. O miras şudur: Kürt kelimesini, Kürt kelimesinin gönderileni olan Kürt’ü, o Kürt’ün konuştuğu Kürtçeyi, Kürt’e karşı kullanmak. Üstelik başkan sadece sokak panoları gibi “sivil” bir alanda, yani Kürtçeyle ilgili olmamak kaydıyla p, q, w harflerinin parasını basanlar için çoktan özgürleşmiş olduğu medyumda icadı uygulamıştı. Oysa murisi evvellerinden biri 1920’de aynı şeyi Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında, bizzat o kürsüde yapmıştı. Hani Leyla Zana’nın sinir krizine girmiş diğer parlamenterler tarafından Kürtçe yemin edeceği için linç havasıyla indirildiği kürsüden.

TBMM TUTANAKLARINDAKİ KÜRTÇE
Geçen haftalarda Anadolu Ajansı geçti, internette yayıldı, bazı gazeteler kullandı: Meclis tutanaklarındaki ilk Kürtçe sözler. 

Sözler, TBMM Zabıt Ceridesi'nin, 30 XI 1336 (30 Kasım 1920) tarihli 106. Toplantısında yer alıyormuş. Sözlerin sahibi, Muş Mebusu Hacı Ahmet Hamdi Bey: 

"(…) Kürdistan'a ihalei nazar edilecek olursa görülecek ki ahalinin yüzde sekizi Türkçe tekellüm (konuşma) değil, hatta tefehhüm (anlama) bile edemez ve yüzde 95 dahi okumak ve yazmaktan bibehredir. Bunlar geldiği vakitte yanlarında birer tercüman mı getirecekler? 

(…)Şiran kazasında mal müdürü bulunuyordum. Ora mahkeme azasından Haro ağa namında bir zat vardı. Müstantıklıkla bulunmuş, ayrıca katibi var, bazan katip bir kararnameyi imza için getirdiği zaman..." 

Hamdi Bey milletvekillerine, "Efendiler Kürtçe söyleyeceğim" diye sesleniyor, zabıt katiplerini de "Dikkatli yazınız" diye uyarıyor. Ve devam ediyor: "Kararnameyi imzalarken (Babo ne ızha yekem, ne seravi mulazayiha bikem, bekiçe müntefişeki han ) diyor. İşte efendiler, (imzaya) izha, (şerhe) şer, (mülahazaya) mülazayı, (müfettişe) müntefiş diyen bu kabil insanlardan Meclise getirilecek azadan yapılacak halita demirci potası halitasından başka bir şey olamaz. Ben isterim ki halkımızdan getirilecek halita altın olsun" diye konuşuyor.”
Affınıza sığınarak küçük bir özet yapacağım, devam edebilmek için: Hamdi beyin konuştuğu sorun, Meclis’e gelecek üyeler, yani parlamenterlerdir. Hamdi Beyimiz, nutkun almadığımız kısmını da eklersek özetle, “Ermeni gelse elinden iş gelir, ne lüzum var Kürt’te” diyor. Böylece Kürtçe Meclis tutanaklarına ilk defa giriyor, fakat aşağılanmak amacıyla ve Kürtlerin azalığına karşı bir argüman olarak giriyor. Kürtçenin Kürtçeyi ve Kürt’ü dışlamak, ulus, millet, milliyet filan teorileriyle soslandırıp medeniyet, bilim, ilim, modern, asri, çağdaş filan sıfatlı sözde teorilerin ateşiyle demirci potasında eritip Türkçe ve Türklük kalıbına dökmek için kullanılışı pek yeni değil yani.

BAŞKAN VE BÜTÜN ARKADAŞLARI
Başkanın yaptığı iş yeni değil dedik, başkan yalnız da değil dedik, şimdi başkanın arkadaşlarından örnekleri aktaralım, iktidar partisi var önce: 

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Bakalım Kürtçe medeniyet dili midir” retorik sorusu ve Başbakan Erdoğan’ın sonradan “Dil demedim, din dedim” diye tashih ettiği, sonradan da sürümden çektiği “tek dil”li ifadeleri kadar geriye gitmeyelim hayır. Kürtlere kurs, seçmeli ders ve özel okulda yoğunlaştırılmış Kürtçe ders imkânları vermiş olmakla bu sözlerini fiilen tekzip ettiğini kabul edelim. En yakın dönemden iki sözü hatırlatalım: Biri Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a ait, şöyle: 

“Anonslar başka dilde nasıl yapılıyor; başka bir ülkenin vatandaşı varsa onların zorluk çekmemesi için İngilizce, Arabistan'a gidince Arapça anons yapılıyor. Türkiye'de resmi dilimizi bilmeyen var mı? Herkes resmi dilimizi biliyor. Onun için çığırından çıkarmamak lazım. Benim düşüncem resmi dil yeterlidir." 

Şimdi, buna Binali Yıldırım paradoksu mu diyelim, AK Parti paradoksu mu diyelim? “Reform yapıyoruz. Cumhuriyetin CHP’li bölümündeki zulümlerin izini temizliyoruz. İnkâr, imha, asimilasyonu bitiriyoruz. Kürtçenin yaşaması ve yaşatılması imkanlarını sunuyoruz” yollu söylemiyle birlikte bu ifadeyi değerlendirirsek: Kürt, vatandaş olduğuna göre, Türkçe bilecek. Türkçe bildiğine göre Kürtçe anonsa ne gerek var? E Kürtçe anonsa gerek yoksa, o zaman Kürtçe sair kamu hizmetleri de gerekmez. Onlar da gerekmezse reformlara ne gerek var? Bu paradoks, Binali Yıldırım’ın tek açıklamasıyla kurulmuyor elbette, her “reform paketi”nde gıdım gıdım hak ihsanının temelinde de bu akıl yatıyor. 

ANAYASA DİLİ ANALARININ DİLİ
Fethiyeli başkanın yalnızlığını gideren bir başka isim de AK Partili Burhan Kuzu. TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Anadilde eğitimin Türkiye’yi böleceğini söyledi ve ekledi: “Bir tek Kürdün anası yok ki, 18 tane etnik grup anasını alıp gelirse ne yapacağız?” 

“Çığırından çıkarmamak lazım” ve “18 tane etnik grup anasını alıp gelirse…” ibarelerindeki aşırı vurgular, karşı çıktıkları aşırılıklara taş çıkaracak düzeyde, ama biz buna “aslında kalbi temiz, konuşma tarzı böyle” formülüne sığınarak fazla takılmayalım. 

Fethiyeli başkanımızı yalnız bırakmayacak kişiler sadece iktidar partisi üyeleri de değil, ana muhalefetten de hayli dost bulur. Dün CHP Eskişehir Milletvekili Süheyl Batum, İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler, Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz, Antalya Milletvekili Gürkut Acar, Afyonkarahisar Milletvekili Ahmet Toptaş, İstanbul Milletvekili Oktay Ekşi TBMM’de (Hani tutanaklarında 1920’de Kürtçenin ne kadar yetersiz olduğunu Kürtçe kanıtlayan TBMM’de) basın toplantısı yaptı. Heyet, p, q ve w harfleriyle özel okullarda Kürtçe birkaç derse veryansın etti. Süheyl Batum, “Türkçe’nin yapı taşları olan harflere üç harf ekleniyor” dedikten sonra paketi yapanlara ve kamuoyuna anayasal suçları hatırlattı. Kürtçe okuyup yazmak için gerekli olan harfleri kullanmaya ceza vermemenin, “Türkçenin yapı taşları”na eklendiğinin düşünülmesi insanı tartışmadan kesen bir mantık sıçraması. Belediye başkanın icadı hayli çocuksu kalıyor. 

Hasılı MHP’nin Türkçü şuuru, AK Parti’nin muhafazakar demokrasisi ve CHP’nin ilericiliği ve devrimciliği, konu Kürt ve Kürtçe olduğunda bir fidanın güller açan dallarıdırlar. MHP’li Başkan dün 1920’lerdeki atasından mülhem bir işe giriştiydi, Kürtçeyi Kürtçeye karşı kullanarak. “Uçakta anons” lafını duyunca “çığır”ında açıklamalar yapan Ulaştırma Bakanı’na, dünyanın en büyük Kürt nüfusunu barındıran İstanbul’da uçakta, havalimanında, metroda, hızlı tramvayda, otobüste hatta asansörde İngilizce duyulabildiğini ama Kürtçe duyulamadığını söylersek, “resmi dil” diyerek çığır kapatıcı uyarılar yapacaktır hemen. Anayasa Komisyonu Başkanı profesöre, “Yurttaşının kendi dilinde eğitim yapmasıyla bölünecek” devletin yanlış bitiştirilmiş olup olmadığını sorsak, hukuk dilinden çok orduevi jargonuyla azar işiteceğiz muhtemelen. CHP’nin ilerici heyetine yaklaşmayalım hiç zaten, o tıkız paket için bile başbakana anayasal yargılama prosedürünü hatırlattılar. 

Evet, “Türk”ün Kürtçeyle imtihanı 1920’den beri böyle ve imtihanın ana özelliği de hep Kürtçenin sınıfta bırakılması.