Acının anlamı...

İnsan ancak iyi zamanlarında kendini iyi hisseder. Birinden zor zamanlarda da kendini iyi hissetmesini, olumlu duygular içinde olmasını beklemek oldukça uygunsuz bir talep değil mi?

“ben şimdi diyorum ki
buna inanmak gerek
bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu
ve direnmek
hep direnmek devam etmek adına”


Acının Tarihi’nden, Turgut Uyar

İnsanlar psikoterapiye çoğunlukla olumsuz duygular altında ezildikleri, acı çektikleri için gelirler. Korkuları, kaygıları vardır, depresif ya da mutsuzdurlar, hayal kırıklığına uğramış, kendilerini çaresiz hissediyorlardır. Bu olumsuz duygulardan, acılarından kurtulmak için psikoterapistleriyle bir çalışma içine girmek isterler, çünkü acı çekmenin ruhsal sağlıklarına zarar verdiğini varsayarlar.

Günümüzdeki en yaygın inanışlardan biridir acı çekmenin ruha zararlı olduğu. Dünya Sağlık Örgütü de zaten sağlığı, “bedensel, ruhsal ve sosyal olarak iyi olma hali” olarak tanımlar. ‘Wellness’ Batı ülkelerinde de, bizde de en yaygın hayat anlayışı artık. İyi bir yaşam kendini iyi hissetmekle bir tutuluyor; ya da başka türlü ifade etmek gerekirse kendini iyi hissetmek, iyi bir yaşam sürüyor olmanın en önemli kanıtı olarak kabul ediliyor. Gittikçe daha çok insan hayatını, “en önemli mesele, kendimi iyi hissediyor olmamdır” mottosuna göre yaşıyor. Peki sürekli bir iyi hissetme hali gerçekten ruhsal olarak sağlıklı olmanın bir işareti midir?

Ruhsal sağlığın olumlu duygular ve iyi hissetmekle özdeşleştirilmesi oldukça sorunlu bir durum oysa. İnsan ancak iyi zamanlarında kendini iyi hisseder. Zor zamanlara, doğaldır ki olumsuz duygular egemen olur. Birinden zor zamanlarda da kendini iyi hissetmesini, olumlu duygular içinde olmasını beklemek oldukça uygunsuz bir talep değil midir? Öznel bir iyi olma haline ulaşmak için gerçekliği reddetmek anlamına gelmez mi böyle bir istek? Tam tersine zor zamanlarda olumsuz duyguları bastırmak ve bertaraf etmeye çalışmak yerine, onlara tahammül edebilmek ve onları kabul edebilmek daha sağlıklı bir ruh hali değil midir?

Kendini olumsuz duygulardan uzak tutmaya çalışan birine hiçbir şeyin dokunması, temas etmesi, bir yaşantının içine işlemesi mümkün değildir. Bir şeyler hissetmek demek, birinin ya da bir şeylerin bize yaklaşmasına izin vermek, kendimizi bir şeye, bir duruma bırakabilmek demektir. Bir şeyin bizim için önemli olup olmadığını ancak duygularımız sayesinde anlayabiliriz. Sanıldığının aksine yalnızca düşünce ve mantıkla değil.

Son 20-30 yılda, emosyonlar konusunda araştırma yapan bilim insanları duyguların düşünce ve davranışlardan bağımsız bir gerçekliklerinin olduğunu ortaya çıkardı. Duygular, kendine özgü ve bağımsız bir algılama sistemine sahipler. Bu duygulara özgü algılama sistemi sayesinde başka hiçbir şekilde fark edemeyeceğimiz şeylerin, durumların farkına varabiliyoruz.

Hepimiz zaman zaman belli durumlara duygusal olarak oldukça uygunsuz tepkiler gösterdiğimizi biliriz. Örneğin aslında etkilenmemiz gereken bir durumda tepkisiz kalır ya da utanmamız gereken bir yaşantıdan gurur duyarız.

Küçük bir olaya abartılı bir tepki gösterirken, sıradan bir eleştiri bizi derinden yaralayabilir, yine sıradan bir kayıp gözyaşlarına boğabilir bazen bizi.

Ve bütün bunlar ruhsal bir dengesizlik işareti değildir kesinlikle. Ama kabul etmek gerekir ki oldukça rahatsız edici ve anlaşılmazdır. Bu garip tepkilerin anlayamadığımız ama önemli bir şeyin işareti olduğunu varsayarız.

Woody Allen 70. doğum gününde kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle der: “Çok trajik bir senaryoda yaşıyoruz ve herkes bu trajedi hakkında düşünmemek için durmaksızın stratejiler üretmeye çalışıyor.” Woody Allen kendini oyalamak için çok çalışmak, müzik yapmak, basketbol maçlarına gitmek, karısı ve çocuklarıyla zaman geçirmek gibi stratejilere başvurduğunu söylüyor. Ama bunların hiçbirisi işe yaramamaktadır. “Daha iyi bir yok sayma stratejisi geliştiremediğim için, zamanımın önemli bir bölümünü acı çekerek geçiriyorum.” der. Bunu bir başarısızlık değil, hayatın normali olarak görmektedir Woody Allen. Herkesin kendisi gibi hissetmesi gerekmediğini bilir ama ve şöyle devam eder sözlerine: “Bir başkası şöyle diyebilir: Bu ne deli saçması bir şey. Hepimiz hakikatin farkındayız ama bunun için acı çekmek de ne oluyor? Bırak da memnun mesut yaşayalım - Ben bunu yapamıyorum.”

Woody Allen’a göre, onun yaşadığı şey kesinlikle kişisel bir durum değil. Onun mutsuzluğunun ne kötü geçmiş bir çocuklukla, ne de şu an var olan sıkıntılarla bir ilgisi yok. O, en iyi zamanlarda bile kendini kötü hisseden bir insan türüne ait görüyor kendini. Bence de bu acı çekme hali, onun kişisel geçmiş ve durumuyla ilgili değil. Hayır, aslında herkesin hayatı boyunca içinde bulunduğu gerçekliktir bu. Fransızların dediği gibi bir condition humaine. Ama pek az insan bunun farkında, ya da bunu böyle, olduğu gibi kabul etme cesareti gösteriyor.

Bu şüphe götürmez gerçeklik, dışarıdan gelen etkilere kapalı ve kaçınılması imkansız bir durumdur. Ne mi bu hakikat? Zamanın insan teki için sonlu olduğu ve bir gün hepimizin öleceği gerçeğidir. Üstelik ölümün nereden ve nasıl geleceğini bilme şansımız da yok. Geleceğin bize ne hazırladığını da bilmiyoruz ayrıca. Hayatın çok az bir bölümü bizim kontrolümüz altında. Buna kimimiz kader, kimimiz tesadüf diyor. Zamanı geri döndüremeyecek olmamız da işin cabası. Geçmiş olan geçmiştir ve düzeltilemez, değiştirilemez.

Böyle baktığımızda belli durumlarda gösterdiğimiz uygun olmayan duygusal tepkiler daha anlaşılır bir hale bürünmüyor mu? Küçücük bir hayal kırıklığı bizi gözyaşlarına boğduğunda, o küçük hayal kırıklığı nedeniyle acı çekiyor değiliz aslında. Kayıp ve hayal kırıklıklarının kaçınılmaz bir şekilde hayata ait olduğunun bir kere daha ayırdına vardığımız için acı çekiyoruz. Ufacık bir eleştiri bizi derinden yaraladığında farkına vardığımız şey kusursuz olmadığımız ve zedelenebilir olduğumuzdur.

Bu açıdan baktığımızda ruhsal olarak sağlıklı olmak, acı çekmenin, insan-olmanın kendisinde var olduğunu kabul etmeye hazır olmak, acı çekmenin varoluşun (Heideggerci anlamda Dasein) yaşamsal bir koşulu olduğu gerçeğine dayanabilmek anlamına gelir. Bu da günümüz mutluluk ve haz peşinde koşan insan topluluğu içinde daha da yalnızlaşmak demektir. Farkındayım...

“artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
kim gelirse gelsin acıya hep yer vardır
tutanaklarda duvar diplerinde ve bazı yerlerde
örneğin Çukurova ve Mekong köylerinde
acıdır ağacın gölgesini yapan
bunu herkes bilir”

Acının Coğrafyası’ndan, Turgut Uyar