Acının tarihi de coğrafyası da...

Cizre'de ölenlerin kokmaması için üzerlerine buz atıldığını okuduktan sonra, kendimden tiksinme aşamasına gelmiş bulunuyorum. Artık benim olan bitenlerle ilgili pek bir açıklamam yok. Bunları açıklayan akıllı adam olmak istemiyorum. Çaresiz ve öfkeliyim. Bugünlere sığan tek şey şiir okumaktır bence.

Şairler neden hep haklıdır ve durmadan suçlu hissederler kendilerini? Köpeklerin uzağa bakmasının gerçek nedeni nedir? Bakıp bakıp başlarını eğmeleri sonra. Tebeşir kokan ilkokul sıralarındaki daracık omuzlar gibi. 

Bu ülkede insanın sıradan bir günlük hayat yaşaması ne kadar zor. Hatta imkansız...


‘Nar’ diye bir şiir dergisi var. Kaç kişi biliyor bunu?

Hafta boyunca terapiye gelen danışanlarımın neredeyse tamamı seansın ilk on dakikasında ülkenin halini konuştular. Buna nasıl hayır diyebilirdim ki? Hepimizi derinden yaralayan bir gündem var ülkede. Hiç kimse, bırakın geleceği, yarının nasıl olacağını bilmiyor. Her sabah korkuyla kaç kişi öldü bugün diye açıyoruz gözlerimizi güne. Üstelik fark etmesek de ölüme alıştık.
Fransa’nın taşrasında köyler bağbozumuna hazırlanıyor olabilir tatlı bir telaşla. Biz Cizre’nin kapılarını kapattık ve PKK’nın ülkeyi bölmesini önleyiverdik bu sayede. Yeteri kadar bomba atarsak ve yeteri kadar Kürt öldürürsek bu sorun çözülecek. Eminiz bundan...

Orada bir Kandil var uzakta. Gitmesek de görmesek de... O Kandil’de çok uzun bir zamandır varoluşlarını belli bir mücadeleye adamış insanlar var. Ömürlerinin çok uzun bir dilimi buna adanmış olarak geçmiş. Başka hiçbir şey yok hayatlarında. Kimlikleri bununla şekillenmiş. Ve bir gün istedikleri ama inanmadıkları bir şey gerçekleşmiş. Bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olabilecekleri kadar milletvekili sayısına ulaşmışlar. Artık silahları bırakma ve şehre inme zamanı gelmiş. Aman Tanrım! Şehirde ne yapacaklar ki onlar? Birden fark ediyorlar ki savaşarak var olmak dışında bir seçenekleri yok. Ve inanıyorlar buna yürekten...

Kim sevişebilir ki unutup telefonların çalmadığını Cizre’yi?
Evet komplo teorilerini seviyoruz. Amerika filan ya da başka güçler PKK’nın güçlenmesini ve bir Kürt Devleti kurulmasını istiyor. ABD birilerinden kurtulmak istiyor, o nedenle başka birilerini destekliyor vs. Ah o derin devlet! Durmadan tuzaklar kuruyor zavallı halkıma ve etmediğini bırakmıyor. Şu ABD’nin ve derin devletin neden İzlanda ya da Norveç’te bu kadar başarılı olamadığını ya da onlarla ilgilenmediğini bilmek istiyor insan. Akla gelen ilk narsist yanıt, bizim stratejik olarak çok önemli bir kavşakta olduğumuz ve ah bilseniz ne kadar önemli bir ülke olduğumuz. Neden bu kadar önemli olduğumuzu bir tek ben anlayamadım sanırım. Biliyorsunuz ki, Yunanistan’ı tükürükle boğacak bir güce sahibiz biz.

Evimde iki kedi, bir köpek ve sayısını bilmediğim kadar şiir kitabı var. Üstelik şiir sevmediğini hiç çekinmeden söyleyen entelektüel arkadaşlarım da. Onların neden antropolojiyle ilgilenmediklerini anlıyorum böylece. Anlamak canımı yakıyor bazen.

Freud paranoyanın altında ciddi bir aşağılık kompleksinin yattığını söyler. Düşünsenize, MİT ya da KGB sizi izlemeye başlıyor ve siz korkudan ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. O kadar önemlisiniz ki KGB üç ajanını size tahsis etmiş. ‘Yok-oluş’unuzun ‘var-oluş’a dönmesinin delice çabası işte bu. Bütün dış güçlerin bize düşman olması yani. Doğu Anadolu’da bor madeni var, o yüzden bu şiddet ve celal.

Durmadan kitap alıyorum. Cümlelerde boğulmak için. Yalnızlıkla mücadele biçimim bu belli ki. Ama son zamanlarda ‘tek gecelik aşk’ halindeyim öykü yazarlarıyla. Kimse alınmasın... En son Doris Lessing ve Nedim Gürsel...

Bu hafta geçen haftadan devamla bir şeyler yazmak istiyordum. Farkındalık ve kabul stratejileri bilgelikle (wisdom) çok bağlantılı kavramlar. Her üçü de hayatın bize sunduğu güçlüklerle başa çıkabilmemiz ve uyum sağlayabilmemiz için sahip olmamız gereken yeti ve beceriler. Ama yaşananlardan sonra her şey ama her şey o kadar anlamını yitirdi ki. Cizre’de ölenlerin kokmaması için üzerlerine buz atıldığını okuduktan sonra, İstanbul’da rahat evlerimizdeki rahat koltuklarımızda oturup olanlar hakkında utanmadan twit atıp sosyal sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizi düşündüğümüzde, ben kendimden tiksinme aşamasına gelmiş bulunuyorum. Artık benim olan bitenlerle ilgili pek bir açıklamam yok. Açıklamak istemiyorum. Bunları açıklayan akıllı adam olmak istemiyorum ben. Çaresiz ve öfkeliyim. Ve öfkenin tek gerçek işe yarar duygu olduğunu düşünüyorum bu ‘dar zamanlar’da.

Bugünlere sığan tek şey şiir okumaktır bence. Turgut Uyar’ı, Behçet Necatigil’i, İsmet Özel’i, İlhan Berk’i, Küçük İskender’i, Edip Cansever’i, Ahmet Erhan’ı, Melih Cevdet Anday’ı, Oktay Rıfat’ı okumak. Ve yine de bu topraklara inanmak. Bu şairler de bu topraklardan çıktı demek.
“ben şimdi diyorum ki
buna inanmak gerek
bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu
ve direnmek
hep direnmek devam etmek adına
diyorum ki acılığı eksilmesin ağzımızdan
boyuna tükürmek için
boyuna”