Aidiyet duygusu...

Her gittiğin yerde aynI kafelere gitmenin, kafede aynı masaya oturup aynı garsona aynı şeyi sipariş etmenin, aynı bakkala gitmenin bir anlamı olmalı.

Neden bazen içimizi neşeyle ve yaşam enerjisiyle dolduran bir durum, bir manzara, bir müzik parçası başka bir zaman bizi hüzne boğar? Epiktetos haklı demek ki, en azından bu konuda: “Ne olduğu değil, senin onu nasıl yorumladığın belirler duygularını?” Bach’ın bir piyano konçertosu eşliğinde, kapalı bir gökyüzüne bakarak geçmişi ve ne kadar kaldığını bilmediğin bir geleceği düşünmek.. Okuyamayacağın kadar çok kitap, izleyemeyeceğin kadar çok film, bir o kadar çok âşık olabileceğin ama karşılaşma fırsatı bile bulamayacağın güzel kadın var. Ne bu açgözlülük Alper? Bir şeyleri kaçırmış olduğun duygusu neden özellikle yazını yazacağın bu sabah (Cumartesi saat 08.00 civarı) yakana yapıştı acaba?

Dün bir Amerikan savaş gemisi Kandilli’nin yalılarını sıyırarak dümeni Karadeniz’e kırdı ve sen arkasından bakarken 1. Dünya Savaşı öncesinde İttihat ve Terakki’nin aynı sulardan geçmesine izin verdiği Goeben ve Breslau gemilerini düşündün. Herhalde aynı şey değildir. Bugün hava kapalı, yağmur martıları pek rahatsız etmişe benzemiyor, son balıkları kaçırmamak için telaşla dalıp dalıp çıkıyorlar sulara. Balıkçı tekneleri müşkülpesent çıktı bugün, ortalıkta pek gözükmüyorlar. İskelenin karşısında küçük bir, ‘her şey dükkânı’ olan Murat çoktan gazetelerini dizmiştir. Süleyman mercimek çorbasını ısıtmış bekliyordur. Yazını bitirip sen de lor peynirli menemenini yemek için girersin dükkândan içeri. Murat hızla elektrikli ısıtıcıyı açar üşümeyesin diye. Çayın gelir sen daha istemeye fırsat bulamadan. Kendini seviliyor hissedersin. Aidiyet duygusu.

Yedikule’de de böyleydi. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağsa da anneannen alışverişe çıktığında sen de eline yapışır onunla giderdin, Aydın Bakkal’dan alınacak lolipopa bir an evvel kavuşabilmek için. Deden ölüp anneannen yaşlandığı için tek başına yaşayamaz haline geldiği ve annenin yanına taşındığı zaman, o küçük daire de sana verilmişti kirada oturmayasın diye. Cerrahpaşa’da fizyoloji ihtisası yaptığın zamanlar... Aydın Bakkal’dan lolipop yerine votka veya bira almaya başladığın ve deli gibi kitap okuduğun yıllar. Bu oral açlık duygusu nasıl oluştu peki? İlk defter ve kalemlerini satın aldığınız Hüseyin Amca’nın kırtasiyesi önünden geçerken onun kapının önünde dikilerek hayatın geçmesini sabırla bekleyen oğluna bir selam çakarak, babanın seni ilk saç tıraşına götürdüğü Rum berberin dükkânına hüzünle bakıp evin yolunu tuttun defalarca...

Aidiyet duygusunun oral açlıkla bir ilgisi olabilir mi? Her gittiğin yerde aynı kafelere gitmenin, kafede aynı masaya oturup aynı garsona aynı şeyi sipariş etmenin, aynı bakkal dükkânına gidip aynı şeyleri satın almaya çalışmanın bir anlamı olmalı. Aydın Abin de gider aynı ayakkabıdan dört çift alırdı. Gülerdin ama anlardın onu. Sırayla öldü hepsi. Önce baban. Sonra amcan, deden, anneannen, teyzen, Aydın Abin ve en son annen.

İyi ki İsviçre’nin ıssızlığında çocuk sahibi olmaya karar vermişsin. Bir onlar var şimdi. Birazdan Eylül’le onun istediği gibi bir gün geçirmeye başlayarak bu sabahki ağır havayı dağıtacaksın. Yağmur izci kampında. Kızınla birlikte olacağınız güzel bir hafta sonu bekliyor seni. Soğuğa ve yağmura rağmen. Gerçi bu sene Persephone kışa pek karar veremedi. Bütün kışı yeraltında Hades’in koynunda geçirmek yerine yeryüzüne kaçıp durdu. Ruhunun karanlık yanını yıkamak için olsa gerek.

Birden iki genç danışanın geldi aklına. Umarım seni okuyorlardır. Biri boşanmayı göze alamayıp âşık olduğu adama gidemediği için acı çekiyor, diğeri âşık olduğu eşinin kendisini aldattığını öğrendiği için. Senden onlara iyi gelecek ve onları harekete geçirecek sihirli cümleyi bekliyorlar. Ama yok öyle bir cümle, biliyorlar da bunu. Aidiyet ihtiyacının doyurulabilmesi için, artık gerçekten ait olmadıkları yerden uzaklaşmaları gerektiğini birlikte görecekler seninle. Sen de onların arkasından keyif ve hüzünle el sallayacaksın. Sonra Persephone baharı getirecek ve kadehini dolduracak...