Aile kurumunun işlevi

Günümüzde de evlilik bir kurum olarak, sağlıklı bir toplumun devamı için değil, var olan düzenin değişmeden yürümesi için gereklidir.

Nietzsche bize doğru, iyi diye dikte edilen her şeyi kabul etmeden önce sorgulamamız, hatta iyi ve doğru kavramlarına bile şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini söyler. En büyük tabularımızdan biri ailenin kutsallığıdır. Kimse ailenin neden kutsal olduğunu sormaz. Kutsaldır o kadar. Oysa aile, sosyolojik olarak toplumun en küçük birimidir, o kadar. Toplum kutsal mıdır? Hayır. O halde aile neden kutsal olsun? Dünyanın en gelişmiş ve uygar bölgesi olan İskandinav ülkelerinde çocukların %50’den fazlası ‘kutsal aile kurumu’ dışında dünyaya geliyor.
Ailenin neden kutsal olduğunu kabul etmemiz gerektiğini anlamak için, kurum olarak ailenin varlığının neye hizmet ettiğini sormak ve yanıtlamak zorundayız. Amerikan aile tarihçisi Stephanie Coontz family kelimesinin (İng. aile) köleler sürüsü anlamına geldiğini söyler. Kan bağı ve evlilik, aile kavramıyla bağlantılandırılmaya başlandıktan sonra da, uzun yüzyıllar boyunca aile kavramı sevgiye değil, otoriteye dayanan bir ilişki biçimine işaret etti.
Bugünkü anlamıyla burjuva ailesi Endüstri Devrimi’nin icadıdır. Endüstri Devrimi öncesi aileyle sevgi ve aşk birbirleriyle ilişkilendirilen kavramlar değillerdi. Özellikle Fransız aristokrasisinde kadın ya da erkeğin eşine âşık olması gülünç olmasa bile garip karşılanıyordu, çünkü aile yalnızca soylu adın devamı için gerekliydi. İnsan metresine âşık olurdu normalde, karısına/kocasına değil.
Köylüler ise evliliğe hayatta kalabilmek için gereksinim duyarlardı. Bütün aile tarlada çalışırdı. Çocukluk kavramı bile çok sonranın icadıdır. Çocuk 4 yaşlarına gelip tarlaya gidebildiği andan itibaren erişkin sayılırdı. Bu durumda ergenlik denen ve psikanalizin bu kadar üstüne kafa yorduğu kişilik evresinin de çok yeni bir şey olduğu anlaşılabilir.
Endüstri Devrimi’yle birlikte fabrikada en az 14-16 saat çalışabilecek erkek gücüne gereksinim doğdu. Erkeğin bu kadar yoğun bir tempoda çalışabilmesi için evine dönüp yaralarının sarılması ve ertesi sabaha kadar huzur içinde dinlenebilmesi gerekir. Bu durumda aşk bu düzenin işlemesi için oldukça tehlikeli bir yaşantı haline dönüşmektedir. Üstelik aşkın evde aile içinde değil dışarıda arandığı düşünülürse. Bu anlamda aşk uzun süre isyankâr bir yaşantı kimliğini de korudu. Aşkın ne zaman, nerede ortaya çıkacağı belli değildi ve düzenin tekerine çomak sokup duruyordu. Düzen aşkı kontrol altına almak için ucuz romanlarla, öykülerle, tiyatro oyunlarıyla aşkın evdeki eşle yaşanabileceğini vaaz etmeye başladı. Erkek evine gelecek, karısının kollarında huzur bulacak ve sabah gücünü, kuvvetini toplamış bir şekilde kapitalist çarkta yerini alabilecekti.
Günümüzde de evlilik bir kurum olarak, sağlıklı bir toplumun devamı için değil, var olan düzenin değişmeden yürümesi için gereklidir. İsviçre’deki evlilik ve boşanma istatistiklerine göre boşanma sonrasında erkeğin yaşam kalitesi maddi ve manevi olarak %50 oranında düşerken, kadının yaşam standardı her anlamda artmaktadır. Erkin erkeğin elinde olduğu bir düzende beş, bilemedin üç çocuk yapmanın kime hizmet edeceği de çok açık değil mi? Bu kadar çok çocuk doğurmuş bir kadının başka bir alanda üretici, yaratıcı işlevlerini sürdürebilmesi mümkün değil çünkü.
Günlük psikoterapi pratiğimde hemen her gün, 30’lu yaşlarda kadınların kariyer ve evlilik/çocuk ikilemi içine sıkıştırılıp mutsuzluğa mahkûm edildiğine tanık oluyorum. O yaşlarda evlilik ve çocuk sahibi olmanın en önemli başarı kriteri olarak önlerine sürülmeye başlanması sonucu, işlerinde başarılı olan ve aktif, tatmin edici bir sosyal hayatları olan kadınlar kendilerini başarısız, yetersiz hissetmeye başlıyorlar. Bu durumda işleri, kariyerleri de gözlerinde değerini yitiriyor ve telaşla bir koca aramaya başlayıp mutsuzluklarının kapısını aralamış oluyorlar.
Evet aile, resmi evlilik temelli bir kurum olarak düzenin yanında kadının karşısında, erkeğe hizmet eden bir kurumdur. Boşanma davalarının büyük çoğunluğunun kadınlar tarafından açılması da bunun en önemli kanıtı değil mi zaten?