Anlamsızlık duygusu...

Bu yazıyı yazma nedenim, kimseye haber vermeden ortadan kaybolmuş olmak istememem. Ortadan da kaybolmak istemiyorum doğrusu.

Birkaç haftadır yazı yazmıyorum ya da yazamıyorum diyelim. Bunun kişisel nedenleri de var. Taşınmak gibi. Ofisimi Fulya’daki o korkunç binadan taşıdım. Bundan iki sene önce hayatımın en kötü kararlarından birini alıp Fulya Terrace adlı binada bir ofis kiraladım. Belki bilirsiniz Fulya vadisi Osmanlı padişahlarının avlandıkları bir yermiş eskiden. Ihlamur Kasrı da Fulya’da. Yaz aylarında padişahların av partileri düzenlediği bir yerken bugün birbirinin üstüne binmiş çirkin apartmanlar ve gökdelenlerden oluşan, trafiğin özellikle akşamüzerleri içinden çıkılmaz bir hale geldiği, İstanbul’dan nefret etmek isterseniz mutlaka uğramanız gereken nadide semtlerimizden biri.

Fulya Terrace da güya Fulya’nın lüks rezidanslarından. Alt katta ne yemek piştiğini her gün ofise yayılan kokudan tahmin edebildiğimiz, sık sık asansörlerin bozulduğu, elektriklerin kesildiği, güya güvenlik olsun diye girişte kimlik bırakmak zorunda kalınan bir gökdelenkondu. Kirasının da buna paralel olarak ne kadar yüksek olduğunu tahmin edebilirsiniz. İnsan her yaşta hata yapabiliyor işte. Şimdi İstanbul’un bence en güzel mahallesine taşındım. Arnavutköy’e. Artık mahallede bir berberim de var, bol kepçe lokantam da.

Son yazım terör üzerineydi. Yazıya devam edebilmek ve işin sosyal yönünü de ele alabilmek istiyordum ama sonra belli bir umutsuzluk içine girdim ve canım nedense yazı yazmak istemedi. Oysa resilience’la ilgili orada burada ahkam kesiyorum. Nasıl umutlu olmamız gerektiği, dayanışmanın, yardımlaşmanın önemini anlatıp duruyorum. Bu yüzden bugün klavyenin başına oturmaya karar verdim. Ama belli bir yazı konum yok. Ne üzerine yazmak istediğim bir mesele, ne de ilgimi çeken bir şey var.

Çetin Altan hayatı boyunca “Enseyi karatmayın!” diye diye öldü gitti. “Kimsenin vakti yok ince şeyleri anlamaya.” diye yazan Gülten Akın da. Ahmet Altan güzel olmasından çok korktuğu nefis bir yazı yazdı babasının ardından. Benim babamın ölümünün üzerinden 23 yıl geçti. 25 yaşındaydım o öldüğünde. Annem öleliyse üç yıl oluyor.

Dün Kognitif Davranışçı Terapiler Derneği’nin düzenlediği 4. Ulusal Kongre’de bir atölye çalışmam vardı. Süre yalnızca birbuçuk saat olduğu için pek atölye çalışması gibi değildi. Ulaşılması zor hastaya nasıl yardım edebilirizi konuştuk. Psikoterapi hala en sevdiğim şey ve beni hayata bağlıyor. Psikoterapi yapmak da, onun hakkında yazmak ve konuşmak da iyi geliyor bana.

Bu yaz için bir planım var. Grup terapisi yapmayı çok seviyorum. İsviçre’de buna oldukça sık fırsat buldum. Ama burada hayata geçirme olanağım olmadı. Sanırım bu yaz her ayın bir haftasını, 12 kişiyle birlikte farklı grup konseptlerini uyguladığım yoğun bir grup çalışması ile geçireceğim. İstanbul dışında, şehrin gündelik kaosundan uzakta ve dikkatimizin dağılmasına izin vermeden kendimizi, hayatla ve insanlarla ilişkilerimizi daha iyi anlamaya çalışacağımız grup çalışmaları olacak.

Henüz yeri tam belli olmasa da adı ‘..... Therapia Köyü’ olacak sanırım. Birkaç hafta içinde yer kesinleşecek. Bunu lütfen bir reklam, kendi PR’ımı yapıyorum gibi anlamayın. Yalnızca paylaşıyorum. En çok istediğim şey kadınlar kadar erkeklerin de katılması bu grup çalışmalarına. Çünkü terapiye gelenlerin büyük çoğunluğunun kadın olması gibi, TSOL bünyesinde düzenlediğim atölye çalışmalarına da esas olarak kadınlar iştirak ediyor. Sanki aşk’la, resilience’la kadınlar dışında kimsenin derdi yok. Gelecek hafta İçimizdeki Kalabalık adını verdiğim bir atölye çalışmam daha olacak TSOL’da. Şematerapi kitabımın da adı bu. Kitap bitmedi daha ama bu çalışma kitabın yazımının da ilerlemesine olanak sağlayacak galiba.

Bu yazıyı yazma nedenim, kimseye haber vermeden ortadan kaybolmuş olmak istememem. Ortadan da kaybolmak istemiyorum doğrusu. Gelecek haftadan itibaren yine belli konuları sistematik bir şekilde ele almaya devam etmek istiyorum.

Bu arada unutmadan yazayım, yeni ofisimin bir de kedisi var.  Sevgili Özge Ekmekçioğlu’nun çizimleri aslında terör konusunda çizilmişti. Ama o kadar güzeller ki, onlarsız olmak istemedim.